Devlet nedir? Uğruna insanların hayatından, hayallerinden ve iradesinden vazgeçmesi gereken bir kutsal mı? Bu yapılar, kimin çıkarını korumak için, hangi amaçla kuruldu? İnsanlara hizmet maskesi takan bu somut organizasyon, aslında kimin kaynaklarını, kimin üzerinde bir kırbaç gibi kullanıyor?
Artık sormayı bırakıp yüzleşelim: Devlet, belirli bir toprak parçasında şiddet tekelini elinde bulunduran organizasyona denir. Devlet aklı ise bizim ve çevremizdeki coğrafyalarda, zamanın ruhuna göre bu tekeli kendi halklarını ezmek veya birbirine kırdırmak için kullanmaktan zerre çekinmeyen pervasız bir yapıdır.
Devlet yapısı, soyut bir “yönetim” masalı olarak önümüze konduğundan beri defalarca kabuk değiştirdi. Kralların yönetimlerini meşrulaştırmak için, Papa gibi kutsal temsilcilerden taç giydiği o eski çağlardan, devletin bizzat kendisinin kutsallaştığı, bu ‘’seküler itaat dini’’ çağına geçişimiz bizi ne kadar ileriye götürebildi? Ne yazık ki bu ilerleme, yönetimde söz sahibi olduğumuz anlamına gelmez. Önünüze seçim sandığı kondu diye özgürce fikir üretebileceğinizi nereden çıkardınız?
Yönetimde söz sahibi olduğunuzu zannederek kurduğunuz seçim sandıklarında devletin aklıyla kandırıldınız. Devlet; kendini aklıyla korudu, oyun alanının sınırlarını çizdi, kendi için tehdit kabul ettiği her söylemi marjinalleştirmeyi becerdi. Federasyon kelimesini zehirli ilan etti, politikacılar hemen uyum gösterdi. Devlet aklı bu uğurda, elinde bulunan medya, sivil toplum ve politikacılar gibi enstrümanları kullandı. Kendine karşı hissettiği her atakta, oyunun kurallarını yeniden yazmaktan çekinmedi. Kutsallığının gücünü; devlet aklıyla birleştirerek, sana güzel masallar sundu. Masalın gidişatını değiştirmeden kahramanları hain, hainleri kahraman ilan edebilen esnekliği sergiledi. Tek hedefi kendi meşruiyetinin kaybedilmemesiydi.
Devlet aklı kurduğu satranç tahtasında kaleyi feda edip fille tuzak kurmaktan çekinmedi. Kurguladığı kazanç uğruna yeri geldi strateji değiştirdi. Fikir sabit, taşlar birbirinin yerini alabilecek kadar esnekti. Bu arada piyonların hakları, devletin kutsallığı yanında sorgulanamaz konumdaydı.
Özellikle Kıbrıs’ın kuzeyindeki o meşhur “çıkmazda”, sadece sandıkta oy kullanmanın bir hükmü olduğunu sanmak siyasi bir saflıktır. Hatırlamanız gereken çıplak gerçek şudur: Kıbrıs’ın kuzeyinde herhangi bir iktidara tacını sandık değil, adanın daha kuzeyindeki devlet aklı takar. Tacı giymek isteyen, bu devlet aklıyla ters düşmemesi gerektiğini benimser. Hatta halkın önünde, ne pahasına olursa olsun, kendine taç giydirenle kavga etmeyeceğine dair ant içmesi gerekir. Kurulu düzenden rahatsız olmayanlarla gidilecek yolun menzili buraya kadardır. Alim olmak bir mertebe olabilir. Fakat sadece alimlik mertebesinden kapıkulu alimliğine evrilenler devletin makamlarında kendine yer bulabilir. Kapıkulu alimliğini reddeden marjinal olarak köşesine hapsedilir.
Bu noktada karşımıza Pierre Bourdieu’nun işaret ettiği o sinsi mekanizma çıkar: Kültürel yeniden üretim. Devlet aklı, sadece kaba kuvvetle hükmetmez; kendi iktidarını meşrulaştıracak kültürel sermayeyi bizzat dağıtır. Sol kanatta olduğunu iddia eden seçilmişlerin dilinden “devlet adamı” tarifi düşmez oldu. Gidilen yolda kültür yeniden üretildi ve eskinin ilerici solu rolündeki CTP, devlet aklının icazet verdiği sınırlara çok hızlı uyum sağladı. Bu durum elbette bir tesadüf değildir. Düzene karşı çıkmayı bırakıp, çarkın dişlisi olmaya razı gelmiş bu tavır bir zorunluluk değil, bilinçli bir siyasal teslimiyettir. Konfor alanı, içindeki hareket alanının ancak bu kadarına izin verir.
Devlet aklı; okullarda yeni nesli şekillendirerek, bürokrasisiyle kalıba sokarak ve medyada kendine tapınılmasını sağlayan ayinler düzenleyerek, aslında kendi zihniyetini potansiyel karşıtlarının damarlarına zerk eder. Sonuçta gördüğümüz şey bir değişim değil, devlet aklının kendi bekası için muhalefeti kendi suretinde yeniden üretmesidir. Sahi, bize sandıkta bir irade seçeneği tanınmış mıydı? Sanmıyorum.
Leibniz, Tanrı’nın “mümkün dünyaların en iyisini” seçtiği görüşünü savunurken, kötülüğün mevcut düzenin zorunlu bir unsuru olarak kabul edilmesini de gerekçelendirdi. Bu söylemle Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalıştı. Ayrıca O’nun yarattığı Dünya’daki kötülüklerin kaçınılmaz oluşunu da mümkün olanların en iyisinin bu şekilde olabileceğini, daha iyisinin mümkün olmadığını kendince anlattı. Böylece Tanrı’nın kutsallığına zeval gelmeden belli bir miktar kötülüğün kabul edilmesi gerektiğini savundu. Mümkün olanın makullüğünde, Tanrı kutsallığından kaybetmeden, kötülük meşrulaştı.
Bugünün “Devlet Aklı”, bu tanrısal kibrin sekülerleşmiş halidir. Kendi kozmosunu (düzenini) kurmak için evlatlarını kaosa kurban etmekten çekinmez. Bu akıl, adanın her iki yanında da aynı karanlık mantıkla işler: Bir yanda “Ya Taksim Ya Ölüm” diyerek toplumu kantonlara ve sonrasında adanın bir bölümüne hapseden TMT ve ardılları, diğer yanda “Enosis” sloganıyla kendinden başkasını yok sayan EOKA ve ardılları. EOKA ve TMT gibi yapılar, farklı kutuplarda görünseler de aslında aynı nefretten beslenen, halkları birbirine düşmanlaştırarak kendi varlıklarını garantileyen madalyonun iki yüzüdür. Bu örgütlerin yarattığı korku iklimi, bugün devlet aklının en büyük koruyucusu ve “güvenlik” sermayesidir.
Öte yandan, adanın güneyine sıkışmış Kıbrıs Cumhuriyeti de bu devlet aklından azade değildir. Kıbrıs’ta yaşayan halkların fikir ve isteklerini hiç önemsemeden; Amerika, Fransa, İngiltere ve İsrail ile kapalı kapılar ardında yapılan askeri ve stratejik anlaşmalar, bu tanrısal kibrin bir başka tezahürüdür. Kıbrıs halklarına ait olan doğalgaz kaynaklarının Amerikan, Fransız, İngiliz ve İsrail şirketlerine bir ganimet gibi pazarlanması, devletin halka hizmet eden bir mekanizma değil, küresel sermayenin yerel acentesi olduğunun kanıtıdır.
Devlet aklının karşılıklı sinerjistik ve adeta iş birliği yaparcasına işletilmesi ile Kuzeyde konuşlanmış 30-40 bin TSK askerinin yeri Güneyden gelen tehdit algısıyla meşrulaşırken, Güneydeki Amerikan, İngiliz, Fransız, Yahudi askerlerinin konuşlanması TSK askerinin varlığı nedeniyle meşrulaşır. Halkları kuşatan güvenlik endişesi sarmalı, yaşanılan toprağı dış müdahale ve paylaşılmaya elverişli hale getirir. Bu düzende Kıbrıs sorununu müzakere edip Kıbrıs Halkları için ortak bir gelecek inşa etmesi gerekenler; uluslararası aktörlerin çıkarlarını savunan enstrümanlara dönüşürler. Bu durumda tek kaybeden Kıbrıs’ta yaşayan halklardır.
Bütün bu karmaşa içinde medya artık bu devlet aklının ayin alanıdır. Kurbanlar seçilir, cellatlar kahraman gibi yüceltilir. Bütün bu kanlı senaryo, topluma “mümkün Kıbrısların en iyisi” diye sunulur. Coğrafyamızı parçalayıp kendine yer açan, siyasal vesayeti kabul edenleri oyunda tutan bu senarist, olay örgüsüne devam eder. Artık hükümet de muhalefet de bu oyunun sınırlarını aşmamayı öğrenmiş, kötülüğü “gerçekçilik” adı altında normalleştirmiştir.
Bize sunulan bu gelecek, siyasetin değil, itaate razı edilmiş bir halkın idaresidir. “En iyisi bu” denilen her an, aslında başka ve özgür Kıbrısların bilinçli olarak imkânsızlaştırıldığı andır. Devlet aklı burada bir düzen kurmuyor; kendi tanrılığını sürdürebilmek için mümkün olanı daraltıyor, kötülüğü estetize ediyor ve bu sefalete “kader” adını veriyor.
Peki, bu sarmaldan nasıl çıkılacak? Devlet aklının her sabah yeniden ürettiği bu makus talihi kim kıracak? Cevap “devlet ciddiyeti” maskesi takanların sahte nezaketinde değil, sokağın ve tabanın tavizsiz öfkesindedir. Seçilmişleri devlet aklının tuzağından çekip alacak olan yine bu sol örgütlerin tabanlarıdır. Yeter ki parti tabanları elindeki gücün farkına varsın. Nasıl ki halkın meşru desteğine muhtaç olan bir devlet yapısı var ise, parti tabanının meşruiyetine muhtaç seçilmişler vardır. Meşruiyet tabanının kaygan olduğunu hissetmelerinin zamanı çoktan gelmiştir. Bu kaygan zemini hissettiklerinde, diledikleri gibi at koşturmaktan, demeçler vermekten çekinecekler ve vazgeçeceklerdir. Bu savrulmanın panzehiri tabanın sesini yükseltip doğru zemini seçilmişlere göstermesidir.
Başta CTP ve AKEL tabanı olmak üzere, bu adada nefes almaya çalışan her sol dinamik şunu anlamalıdır: Mevcut muhalefet anlayışı, iktidarın (dolayısıyla devlet aklının)yedek kulübesi haline gelmiştir. Seçilmişlerinize “devlet adamı” gibi davranma konforunu tanımayı bırakın. Onlara güvenmeyi veya onları körü körüne savunmayı değil, onları denetlemeyi ve sıkıştırmayı görev edinin. Eğer muhalefet, devletin icazet verdiği o dar koridorlarda yürümeye razıysa, o koridorları onlara dar etmek bizzat tabanın sorumluluğundadır.
Sarmaldan çıkış; sadece hükümete değil, muhalefete de konfor alanı bırakmamaktan geçer. Sendikaların, sivil toplumun ve örgütsüz yığınların; “meclis kürsüsü” ile “devlet protokolü” arasına sıkışmış bir siyasete güven duyması, celladına âşık olmaktır. Kurtuluş; devlet aklıyla masadan kaçanların değil, o masayı halkların ortak çıkarı için kurma iradesi gösterenlerin, başka bir Kıbrıs’ın mümkün olduğuna inanan ve bu uğurda bedel ödemekten korkmayanların ellerindedir.
Unutmayın; devlet aklı en çok sessiz ve uyumlu bir muhalefeti sever. Onu uykusuz bırakacak olan tek şey, seçilmişlerin içine sızdırdığı “kültürel yeniden üretimin” taban tarafından reddedilmesidir. Ya bu konfor alanını ateşe vereceğiz, ya da bize sunulan bu “mümkün olan en iyi Kıbrıs” yalanında yavaş yavaş boğulacağız.
