Resimlerde boşluğu hep çok sevmişimdir. Okuduğum kitaplardaki boş sayfaları, sanatçı kitapçıklarındaki geniş aralıkları, tuvallerde dokunulmadan bırakılmış yüzeyleri… Oralara baktığımda bir ‘oh’ çekerim. Gözün nefes alması ne kadar önemli. Fazlalığın çekildiği yerde bakış derinleşir. Minimalizmin temel önermesi olan “less is more” belki de tam olarak bunu anlatır: Azaldıkça yoğunlaşmak, sadeleştikçe derine inmek.
Bu boşluğu en iyi anlatan sanatçılardan biri Lee Ufan. Onu yakın zamanda keşfettim ve işlerine baktıkça boşluk üzerine yeniden düşünmeye başladım. Yalnızlık üzerine de.
Lee Ufan’ın yüzeyle kurduğu mesafe dikkat çekicidir. Tuvali bütünüyle doldurmaz. Tekrarlanan bir fırça izi yoğun başlar, giderek silikleşir. Bir noktada durur. Geri çekilir. Resim tam da o geri çekilme anında nefes almaya başlar. Yapılan kadar yapılmayan da kompozisyonun parçasıdır. Boşluk arka plan değil, taşıyıcı unsurdur.
Bu yaklaşım bana şunu düşündürüyor: İnsan da hayatla arasına bilinçli bir mesafe koyabilir mi? Her geri çekilme kaçış mıdır? Yoksa bazen alan açmak mıdır?
Yalnızlık çoğu zaman eksiklik olarak konuşulur. Tamamlanması gereken bir boşluk, hızla doldurulması gereken bir ara hâl gibi. Hatta kimi zaman bir arıza olarak değerlendirilir: Birlikte olamıyorsan bir şeyler yanlış gidiyordur. Oysa görsel sanatlarda “boşluk” bambaşka bir anlam taşır. Negatif alan — figürün etrafındaki boşluk — resmin en sessiz ama en belirleyici unsurudur. O boşluk olmazsa figür sıkışır ya da görünmez olur. Fazla dolu bir yüzey gözün dinlenmesine izin vermez.
Peki yalnızlığı da buralardan okuyabilir miyiz?
Her boşluk terk edilmişlik değildir. Bazı boşluklar bilinçli olarak açılır. Bir adım geri çekilmek, bütünü yeniden görebilmek için. Sürekli dolu ilişkilerde, aralıksız temasın olduğu bağlarda zamanla bir tür gürültü oluşur. Her şey vardır ama hiçbir şey seçilemez hâle gelir.
İnsan, kendisiyle baş başa kalabildiği ölçüde düşünür. Yalnız kaldığında üretir. Buradaki yalnızlık dünyadan kopuş değil; dünyaya başka bir yerden bakabilme hâlidir. Bir iç mekân açmaktır. Elbette bu her zaman konforlu değildir. Kendimizle karşılaşmak, başkalarıyla olmaktan daha zor olabilir. Ama tam da bu yüzden dönüştürücüdür.
Burada ince bir çizgi var. Her yalnızlık genişletmez. Zorla bırakıldığımız, dışlandığımız, görünmez kılındığımız yalnızlık daraltır. Tıpkı kompozisyondaki boşlukla çöküş arasındaki fark gibi. Negatif alan yapıyı taşır; kontrolsüz boşluk yapıyı dağıtır. Mesele yalnız olup olmamak değil, nasıl bir yalnızlıkta durduğumuzdur.
Bazı yalnızlıklar insanı korur. Acele yakınlıklardan, yarım bağlardan, alışkanlık diye sürdürülen ilişkilerden uzak tutar. Yeni bir düzen kurmadan önce nefes aldırır. Belki de bu yüzden yalnızlık her zaman bir kayıp değildir; bazen neye yer açtığımızı yeniden düşünme fırsatıdır. Virginia Woolf’un sözünü ettiği “kendine ait bir oda” gibi: Dışarıyı dışlamadan, içeride bir alan açmak.
Lee Ufan’ın resimlerinde bu düşünce neredeyse somutlaşır. Tuvalin büyük kısmı boş kalır. Müdahale azalırken alan büyür. Resim, sessizliğin içinde kurulur. Anlam dolulukta değil, o aralıkta belirir.
Yalnızlık da bazen tam olarak böyledir.
Eksiklik değil, bir alan.

Lee Ufan, From Point No. 77103, Kanvas üzerine yağlı boya ve mineral pigmentleri, 63.88 x 44.13, 1977.






