Bazı filmler vardır; yalnızca bir hikaye anlatmazlar, aynı zamanda sana bir şeyler de hatırlatırlar. Portrait of a Lady on Fire tam olarak da benim için böyle bir film. Çünkü ilk bakışta bir dönem aşk hikayesi gibi görünse de aslında başka bir şeyle ilgilenmekte: bakmak ve görülmek.
Film 18. yüzyılda Fransa’da geçer. Ressam olan Marianne, evlenmek üzere olan genç bir kadının, Heloise’in portresini yapmak için evlerine gelir. Ama Heloise evliliği istemediği için poz vermeyi reddeder; bu yüzden Marianne onu yürüyüşlerde gizlice gözlemleyerek resmini yapmaya çalışır. Evde onlarla birlikte yaşayan Sophie ise evin genç hizmetçisidir. Film ilerledikçe bu üç kadın arasındaki ilişki yavaş yavaş başka bir şeye dönüşür.
Alışık olduğumuz bu patriyarkal sistemde malesef sinema tarihinde de kadınlar çoğu zaman bakılan tarafta duran bir figür olarak gösterilir, hikayenin merkezinde değil, görüntünün içinde yer alırlar. Bu film ise bakışın yönünü değiştirir; kadınlar yalnızca görülen değil, birbirini gören kişilerr haline gelir. Böylelikle, birinin yüzüne gerçekten bakmanın, onu yalnızca temsil etmekten değil anlamaya çalışmaktan geçtiğini hatırlatır.
Filmin başında, ressam olan Marianne’in görevi basittir: Heloise’in portresini yapmak. Ama Heloise evlenmek istemediği için poz vermeyi reddeder. Marianne onunla yürüyüşlere çıkar, onun her hareketini izleyip gözlemler ve aklında kalanlarla portresini çizer. Başlangıçta tek taraflı olan bu bakış zamanla değişir. Heloise de Marianne’e bakmaya başlar, ve o anda film başka bir şeye dönüşür, iki kadının birbirini gerçekten gördüğü bir karşılaşma ortaya çıkar.
Bu karşılaşmanın kurulduğu ev de başlı başına önemli bir alan. Film bu evi neredeyse küçük bir kadın dünyasına dönüştürür. Dış dünyanın kuralları geçici olarak askıya alınır. Kadınların birbirine alan açtığı, birbirini dinlediği ve birlikte nefes alabildiği bir alan.
Bu dünyanın en güçlü anlarından biri Sophie’nin kürtaj sahnesidir. Hem gerçek hayatta hem de sinemada kürtaj çoğu zaman utanç, korku ya da mutsuzlukla anlatılır. Burada ise yönetmen bize başka bir pencere açar. Bu pencerede Sophie yalnız değildir. Marianne ve Heloise yanında durur, elini tutarlar, onu yalnız bırakmazlar. Bu bir mesele haline getirilmez, dramatik bir olaya dönüştürülmez veya bir travmaya dönüşmez. kKadınların birlikte deneyimlediği ve üstesinden birlikte geldiği bir sahne olur. Bir deneyimi gerçekten zor kılan şey nedir? yaşananın kendisi mi, yoksa o deneyimin etrafında kurulan sessizlik mi? Bu yüzden Marianne’in o anı resmetmek istemesi de aslında çok anlamlıdır. Kadınların deneyimleri çoğu zaman kayda geçmez. Tarihin dışında kalır, yazılmamış, anlatılmamış, görünmez bırakılmış pek çok hikaye vardır. O küçük çizim sahnesi, kadınların kendi deneyimlerini görünür kılmasının sembolik bir anı gibidir ve benim için filmin içtenlikle yaşandığı bir kırılma anıdır.
Filmin en unutulmaz sahnelerinden biri gece ateşin etrafında toplanan kadınların sahnesidir. Karanlığın içinde yalnızca ateşin ışığı vardır. Bir grup kadın ateşin etrafında toplanır; kimse sahnede değildir ama yine de her şey bir sahneye dönüşür. O kısa an, filmin bütün dünyasını yoğunlaştırır, kadınların birbirine tanıklık ettiği bir ana dönüşür. Sanki film o sahnede kısa bir süreliğine başka bir ihtimalin de varlığını gösterir.
Marianne ve Heloise’in aşkı da bu dünyanın içinde doğar. Ama film bu ilişkiyi sahip olmak üzerinden kurmaz. Birbirini görmek üzerinden kurar. Çünkü bazen birinin seni gerçekten gördüğü o an, hayatında kalıcı bir iz bırakır ve bir kez gerçekten anlaşıldığını hissetmek artık geri dönülemez bir şeydir.
Portrait of a Lady on Fire yalnızca bir aşk hikayesi değil aslında, kadınların tarih boyunca nasıl temsil edildiğini, nasıl susturulduğunu ve kimin hikayeyi kurduğunu sorgulayan bir film. 8 Mart ise yalnızca bir direniş değil, kadınların kendi hikayelerini geri aldığı bir mücadele tarihidir; görünmez bırakılan emeklerin, bastırılan hayatların ve silinmeye çalışılan deneyimlerin yeniden yazıldığı.


