ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı yalnızca hukuka aykırı ve suç niteliğinde değil, aynı zamanda daha geniş bölge için de istikrarsızlaştırıcıdır. Jeopolitik dengelerin akışkanlaştığı bir dönemde bu çatışmanın tam ölçekli bir bölgesel savaşa dönüşmesi ihtimali vardır. Savaşın nasıl gelişeceğini bilmiyoruz ve kesin öngörülerde bulunmak kolay değildir. Ancak İran ne çöktüğü ne de teslim olduğu için çatışmanın uzaması ve kalıcı hâle gelmesi riski gerçektir.
Aynı zamanda şunu da açık biçimde belirtmek gerekir ki şu aşamada ne Kıbrıs ne de Kıbrıs’taki Britanya üsleri İran tarafından doğrudan tehdit edilmektedir. Bölgesel bir güç olan İran, egemen ve bölünmez bir devlet olarak bağımsızlığını ve varlığını korumak için savaşmaktadır. İran’ın şu anda hedef aldığı şey ilk aşamada ABD’nin Basra Körfezi ve Irak’taki askerî varlığı, ikinci aşamada ise daha genel olarak Batı Asya’daki askerî varlığıdır. Kıbrıs ve Kıbrıs’taki Britanya üsleri ancak ABD ve İsrail için bir operasyon üssü olarak kullanılmaları hâlinde savaşın parçası hâline gelir. Dolayısıyla “Kıbrıs’ın korunması” meselesi gündeme getiriliyorsa, bu zaten Kıbrıs’ın ABD ve İsrail için bir operasyon üssü olduğu varsayımını kabul etmeyi gerektirir.
Anastasiadis ve Hristodulidis hükümetlerinin tehlikeli siyasi saflığı ve maceracı küçük-büyüklük hevesi, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni çeşitli İsrail ve Amerikan çıkarlarına hizmet eden bir konuma getirmiş olsa da gerçek şu ki bildiğimiz kadarıyla ABD ve İsrail, İran’a karşı yürüttükleri saldırgan askerî harekâtta şu ana kadar Kıbrıs’ı kullanmayı tercih etmemiştir. Bu nedenle sözde bir İran tehdidine karşı Kıbrıs’ın korunması gerektiği yönündeki söylemler ve bunun Doğu Akdeniz’de çeşitli Avrupa ülkelerinin askerî varlığının artırılmasıyla sağlanabileceği iddiası büyük ölçüde bir gösteriden ibarettir; üstelik turizme bağımlı bir ülke için olumsuz bir gösteridir. Çeşitli savaş gemileri ve uçaklar savaşa katılmak için değil, sembolik bir mesaj vermek için gelmektedir. Diyelim ki sonunda savaşa dâhil olmaya zorlandılar; bu durumda bile bunun Kıbrıs’ı korumakla hiçbir ilgisi olmayacaktır. Bu yalnızca ABD ve İsrail’i korumaya yönelik olacaktır; özellikle de Kıbrıs’ın ikinci hat destek üssü olarak kullanılabileceği bir durumda. Elbette bu, Amerikan güçlerinin Batı Asya’dan Güney Vietnam’daki geri çekilmelerine benzer bir düzensiz geri çekilmeye zorlanması gibi oldukça düşük ihtimalli bir senaryoda söz konusu olabilir.
Elbette İran’ın ABD’yi bölgeden çıkarması hiç de kolay değildir. Eğer gelişmeler bu noktaya ulaşırsa, muhtemelen savaş çoktan genelleşmiş olacak ve bölgenin jeopolitik haritası yeniden çizilirken farklı aktörlerin çok sayıda çatışmaya dâhil olduğu bir tablo ortaya çıkacaktır. Kıbrıs için asıl tehlike o zaman ortaya çıkar; hem de İran’dan değil, Doğu Akdeniz üzerinde denetim kurmak isteyen çeşitli güçler arasındaki rekabetin bir sahasına dönüşme ihtimalinden. Kıbrıs ile Yunanistan arasındaki sözde yakınlık ve “ortak savunma doktrini” hakkında duyduğumuz gösterişli söylemlerin ötesinde, Kıbrıs’ı ve Kıbrıs sorununu biraz olsun bilen her aklı başında insanın bekleyebileceği gibi, Kıbrıs’ta Yunan askerî varlığının artırılması hemen ardından Türk askerî varlığının daha da artmasına yol açmıştır. Doğu Akdeniz’in militarizasyonu Kıbrıs’a hiçbir koruma sağlamaz. Tam tersine, bölünmüşlüğün pekişmesine katkıda bulunur ve ülkemizin başkalarının savaş alanına dönüşme riskini artırır.