Britanya’da siyasi güç dengeleri birkaç yıldır giderek daha hareketli ve belirsiz bir döneme girmiş durumda. Bu belirsizlik son dönemde daha da arttı. Aslında karşımızda, bir yüzyılı aşkın süre boyunca Muhafazakâr Parti (Conservative Party) ile İşçi Partisi’nin (Labour Party) parlamentoyu neredeyse tekeline aldığı ve iktidarı birbirine devrettiği iki partili iktidar sisteminin çöküşü var. Liberal Demokratlar (Liberal Democrats) ise bu yapıda üçüncü, ama daha küçük bir oyuncu olarak varlığını sürdürüyordu.
Bugün İskoçya ve Galler’in ulusal ya da milliyetçi partilerinin yanı sıra, Reform UK’nin sahneye çıkması ve Green Party’nin (Yeşiller Partisi) yükselişiyle birlikte artık Britanya ölçeğinde beş partili bir sistemden söz ediyoruz. Bu partilerin oy oranları yüzde 20’nin üzerinde ya da bu eşiğe yakın seyrediyor. Bu da, ülkenin kendine özgü dar bölgeli çoğunlukçu seçim sistemi içinde, bu oyların potansiyel olarak çok sayıda parlamento sandalyesine dönüşebileceği anlamına geliyor. Üstelik bu değişim artık yalnızca kamuoyu yoklamalarında görülmüyor; seçim sonuçlarına da yansımış durumda.
Ne yazık ki Your Party, toplumun ilerici kesiminde geniş bir bölümün beklentilerine yanıt veremedi. Merkezi siyaset sahnesinde başat, hiç değilse anlamlı bir rol üstlenebilecek yeni ve radikal bir sol odak oluşturmayı başaramadı. Your Party bugün siyasi haritanın kenarında duruyor ve tamamen ortadan kalkmazsa, ne yazık ki orada kalacak gibi görünüyor. Bunun nedenleri ayrı bir analizi gerektiriyor; bu yazıda buna girmeyeceğim. Belki başka bir vesileyle ele alınabilir.
Burada, perşembe günü yapılan seçimlerin sonuçlarına ve özellikle de bu sonuçların olası etkilerine dair ilk siyasi okumayı yapmaya çalışacağım. Bu seçimler İngiltere’de yerel yönetimlerin üçte birini, ayrıca İskoçya ve Galler parlamentolarını kapsıyordu. Seçimlerin güçlü bir yerel boyut taşıması, seçim sisteminin işleyişi ve görece yüksek katılmama oranı nedeniyle, sonuçlar siyasi dengenin tam ve eksiksiz bir fotoğrafı olarak görülemez. Yaklaşık üç yıl sonra yapılacak genel seçimlerde ne olacağına dair doğrudan tahminler üretmek için de otomatik bir ölçü kabul edilemez. Buna rağmen bu seçimler siyasi tutumları görünür kıldı ve seçmen kitlesindeki daha geniş eğilimlere dair önemli işaretler verdi.
İlk eğilim, Reform UK’nin yerleşik bir güç hâline gelmesidir. Parti, İngiltere’deki 5.066 belediye meclisi sandalyesinin 1.453’ünü kazandı; ayrıca ilk kez İskoçya ve Galler’de parlamento sandalyeleri elde etti. Böylece Britanya’da birinci parti konumuna yerleşti. Bu, ülke tarihinde sağ yelpazenin tamamı üzerinde, hatta merkez siyasetin kıyılarına kadar uzanan bir alanda hegemonya iddiası taşıyan ilk aşırı sağ oluşumdur.
UKIP (UK Independence Party) ve Brexit ile başlayan, ağırlıklı olarak İngiltere merkezli ve ideolojik olarak saldırgan bir milliyetçiliğin on yılı aşkın süredir yükselmesinin ardından, ırkçı yükü güçlü göçmen karşıtı söylem öne çıktı ve Britanya sağ kimliğinin koordinatları değişti. Nigel Farage’ın yeni oluşumu artık Muhafazakâr Parti’yi sağın başat gücü konumundan resmen uzaklaştırmış durumda ve iktidarı kazanabilecek bir güç olarak öne çıkıyor.
Bunu 2029’da başarıp başaramayacağı birçok etkene bağlı olacak. Bunların en önemlisi, Reform UK’nin Muhafazakâr Parti ile nasıl bir ilişki kuracağıdır. Muhafazakârlar gerilemiş olsa da toplumda, egemen sınıf içinde ve elbette derin devlette hâlâ önemli dayanaklara sahip güçlü bir aktör olmayı sürdürüyor. İkinci etken, Rupert Lowe’un ayrılması ve Reform UK’nin sağında küçük ama açık biçimde faşist Restore Britain adlı partiyi kurmasıyla ortaya çıkan bölünmenin partiye ne kadar zarar vereceğidir. Üçüncü etken ise, elbette karşısındaki güçlerin, özellikle siyasi yelpazenin ilerici tarafında nasıl konumlanacağıdır.
Kayda geçen ikinci eğilim, Labour Party’nin düzeni yönetme projesi olarak iflasıdır. Bu da yine on yılı aşan tarihsel arka planı olan bir süreçtir. Çünkü Labour Party, 1990’ların sonunda Tony Blair’in “üçüncü yol” anlayışıyla sosyal demokrasinin yerine sosyal liberalizmi yerleştirdiği yeni merkez partisi olarak, 2010’larda ekonomik kriz, çoğunluğun yaşam standartlarının kötüleşmesi ve sosyoekonomik eşitsizliklerin artmaya devam etmesiyle birlikte çöktü.
Jeremy Corbyn ve Corbynizm tam da bu nedenle ortaya çıktı. Bu akım, İşçi Partisi’nin sol sosyal demokrat köklerine dönüş girişimiydi. Corbyn seçimlerde yenildi; ancak bu yenilgi, derin devletin parti içindeki uzantılarını da kapsayan siyasi tehditlerin, medyanın yönlendirme tekniklerinin ve AB’den çıkış sürecinin yönetimine ilişkin konjonktürel etkenlerin birleşimiyle gerçekleşti. Buna rağmen Corbyn ve onun sol sosyal demokrat programı, Labour Party’nin popülaritesinin zirvesini temsil etti. Parti, 2017 ve 2019’da, Keir Starmer liderliğinde seçimleri kazandığı 2024’e kıyasla çok daha fazla oy aldı.
Labour Party 2024’te iktidarı toplumu heyecanlandırdığı için değil, sağ kriz ve yeniden yapılanma sürecinde olduğu için kazandı. Yine de konjonktür ve seçim sistemi sayesinde çok büyük bir parlamento çoğunluğu elde etti. Bu çoğunluk ona bazı köklü adımlar atma imkânı veriyordu. Üstelik Starmer 2020’de liderliği devralır devralmaz partinin sol kanadına karşı savaş açmış ve Corbyn’in reform programını yumuşatmış olsa da partinin sosyal demokrat yönelimini resmen reddetmemişti.
Fakat iki yıl sonra Labour Party, artan sosyoekonomik eşitsizlikle mücadele etmek için anlamlı hiçbir yeniden dağıtım reformu yapmadı; bunu denemedi bile. Elbette siyasi olarak silik ve çekingen Keir Starmer’ın bürokratvari liderlik tarzı, değişim politikalarının ilerletilememesinde ve İşçi Partisi’nin popülaritesindeki sert düşüşte etkili oldu. Ama sorun bundan daha derin ve özünde yapısal. Bu nedenle Starmer’ın başka biriyle değiştirilmesiyle, ki bunun olması mantıken yalnızca zaman meselesi gibi görünüyor, ya da partinin imajı ve markasının biraz iyileştirilmesiyle çözülmeyecek.
Labour Party’nin artık ne net bir ideolojik yönelimi ne de ayırt edici bir siyasi kimliği var. Parti her yerden kaybediyor: kuzeyin küçük kentlerinde de, büyük metropollerde de, Londra’da da, Galler’de de. Galler’de ilk kez tarihsel üstünlüğünü kaybetti ve bu üstünlük Galler partisi Plaid Cymru’ya geçti. Sağında hem Liberal Demokratlara hem de Reform UK’ye oy kaybediyor; fakat elbette çok daha büyük kaybı solda yaşıyor. Bu alan ise fiilen artık Green Party tarafından temsil ediliyor.
Bu seçimlerde kayda geçen üçüncü ve tek umut verici eğilim, Green Party’nin yükselişidir. Parti, sola yönelmesinin ardından beklendiği gibi gücünü önemli ölçüde artırdı. Bu yönelimin, en azından önümüzdeki birkaç yıl için Zak Polanski’nin seçilmesiyle birlikte kesinleştiği görünüyor. Üye sayısının dört katına çıkması da bunu gösteriyor. Bu artış, Labour Party’den gelen katılımlar ve özellikle Your Party’nin kuruluş sürecindeki gecikme ile nihai başarısızlığının ardından, örgütsüz ve siyasi olarak adres arayan Britanya solundan gelen akışlarla gerçekleşti.
Elbette Green Party, İngiltere’de 587 belediye meclisi sandalyesi kazanmış, ilk kez iki belediye başkanlığı ve beş belediye meclisinin kontrolünü elde etmiş, ayrıca ilk kez İskoçya ve Galler parlamentolarında sandalye almış olsa da, tarihinin en iyi seçim performansına rağmen hâlâ Labour Party’nin gerisindedir. Şimdilik Reform UK’nin başlıca rakibi olarak yerleşmiş değildir. Öte yandan oy oranını yüzde 5-7 bandından yüzde 15-17 bandına dramatik ve hızlı biçimde çıkarması, Green Party’yi seçim sisteminin küçük partileri cezalandırıp büyük partileri kayıran yapısından zarar görmek yerine yararlanmaya başlayabileceği eşiğe yaklaştırıyor.
Aşırı sağın ülkede birinci güç hâline gelmesi kuşkusuz tehlikeli bir gelişmedir. Ancak bu, ırkçılığın yükselmesine rağmen toplum düzeyinde bütünüyle yerleştiği anlamına gelmez. Sol ortadan kaybolmadı. İlerici fikirler, siyasi sahneyi belirleyecek örgütsel biçimleri ve yolları henüz bulamamış görünse de hâlâ güçlü bir karşılığa sahip. Nigel Farage’ın başbakanlığa yükselmesi mümkündür, ama kaçınılmaz değildir. Hâlâ verilmesi gereken çok sayıda mücadele var.
Fakat bu mücadelelerin hem yerel düzeyde hem de merkezi siyasette etkili biçimde verilebilmesi için önce ortaya çıkan eğilimlerin, masadaki meselelerin ve daha genel olarak Britanya siyasi haritasının yeniden şekillenmesinin ne anlama geldiğinin kavranması gerekiyor.

