Türkiye’nin Kıbrıslı muhaliflere yönelik tutumu ilk bakışta istisnai bir uygulama gibi görülebilir. Oysa yaşanan şey, Kıbrıs’ın kuzeyi ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki ilişkinin niteliğini, bu ilişkinin dayandığı anlayışı ve gerçek güç dengesini açık eden bir pratiktir. Kör gözlere, sağır kulaklara, tutulmuş dillere rağmen bağıra bağıra süren bir pratikten söz ediyoruz. Sistemli bir cezalandırma pratiğinden.
Yasakların anlattığı şey
Barış yanlısı olanların, muhalif duranların, Ankara’ya biat etmeyenlerin Türkiye’ye girişi G-82 ve N-82 kodlarıyla engelleniyor. Son olarak akademisyen ve sanatçı Prof. Dr. Senih Çavuşoğlu’nun da N-82 koduyla Türkiye’ye alınmaması, bu politikanın kesintisiz biçimde sürdüğünü bir kez daha gösterdi.
Burada üzerinde durulması gereken şey, yalnızca bir kişinin daha Türkiye’ye sokulmaması değildir. Mesele bundan çok daha büyüktür. Çünkü bu yasaklar, Kıbrıslıların hangi düşüncelere sahip olabileceğine, hangi siyasi çizgide durabileceğine ve hangi sınırlar içinde konuşabileceğine dair açık bir mesaj taşıyor. Ankara aslında şunu söylüyor: Benim çizdiğim çerçevenin dışına çıkarsanız, sizi yalnızca siyasi olarak değil, devletin elindeki araçlarla da cezalandırırım. “Ulusal güvenlik” gibi son derece ağır bir gerekçenin arkasına sığınır, hepinize potansiyel tehdit, potansiyel suçlu, hatta “terörist” muamelesi yaparım.
“Ulusal güvenlik” bahanesi ve siyasal cezalandırma
Bu da yeni bir durum değil. Özellikle 2020’den sonra, başta Mustafa Akıncı’yı destekleyenler olmak üzere çok sayıda Kıbrıslı bu yasaklarla karşı karşıya kaldı. O günden beri ortaya çıkan tablo nettir: Barışı savunmak, muhalif olmak, Ankara’nın müdahaleci çizgisine itiraz etmek ve ona sadakat göstermemek fiilen cezalandırılan bir tutuma dönüştürüldü. Daha da kötüsü, bu uygulama zamanla olağanlaştırıldı. İnsanlar artık bir sabah Türkiye’ye gitmek üzere yola çıkıp havaalanında “yasaklı” muamelesi görmenin şaşırtıcı bir şey olmadığını düşünmeye başladı. Oysa tam da burada durup sormamız gerekiyor: Kıbrıslılar ne zamandan beri Türkiye Cumhuriyeti tarafından potansiyel suçlu, potansiyel tehdit, potansiyel “terörist” gibi görülmeye başlandı? Aynı şoven edebiyatın farklı versiyonları olarak; kimine göre “yavru”, kimine göre “kardeşiz”. Ama aynı zamanda bizleri “ulusal tehdit” ve potansiyel terörist olarak gören Türkiye Cumhuriyeti, burada kimin güvenliğini kime karşı garanti ettiğini iddia etmektedir?
Aynı tablo tersinden yaşansaydı
Burada bir başka soruyu da hep birlikte sormak gerekiyor. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin, kuzeyde iki ayrı devleti savunanların güneye geçişini yasakladığını; barikattan her geçmeye çalışan bu görüşteki kişilerin alıkonulup kuzeye geri gönderildiğini varsayalım. Böyle bir durumda kuzeydeki makamların tepkisi ne olurdu? Tufan Erhürman günde kaç kez güneye parmak sallardı? Kimler bunun adını faşizm koyardı, kimler en sert açıklamaları peş peşe dizmeye başlardı? Bir düşünün. Bugün aynısı tersinden yaşanırken gösterilen sessizlik, aslında meseleyi bütün çıplaklığıyla anlatıyor.
Turnusol kağıdı
Benim açımdan bu tablonun en rahatsız edici tarafı, kuzeydeki makamların aldığı tutumdur. Daha doğrusu, alamadığı tutumdur. Seçimden önce bu konuda girişimde bulunacağını yarım ağız söyleyen Tufan Erhürman, bugün ortada hiçbir somut sonuç yokken hâlâ etkili bir siyasi aktörmüş gibi davranabiliyor. Bir yandan güneye egemenlik dersi veriliyor, siyasi statü üzerine yüksek perdeden cümleler kuruluyor; öte yandan Ankara’nın Kıbrıslılara bunu yapması karşısında ciddi, görünür ve sonuç alıcı hiçbir girişim ortaya konmuyor, konamıyor. Açık konuşmak gerekirse burada iki ihtimal var: Ya böyle bir adımı atmaya cesaret edemiyor ya da Ankara tarafından zaten ciddiye alınmıyor.
Her iki ihtimal de başlı başına ağırdır. Ve evet, utanç vericidir. Eğer cesaret edemiyorsa, bu temsil ettiğini iddia ettiği makamın sınırlarının Ankara tarafından çizildiği anlamına gelir. Eğer ciddiye alınmıyorsa, o zaman da bu makamın Ankara karşısında gerçek bir hükmü olmadığını kabul etmek gerekir. Bu durumda ister istemez aynı soru yeniden önümüze geliyor: Erhürman gerçekten siyasi bir yetkiye mi sahip, yoksa sadece yetkiliymiş gibi görünen bir makamda mı oturuyor? Bu soru cevabı bilinmediği için ya da kişisel bir polemik olsun diye sormuyorum. Tam tersine, memleketteki güç ilişkisinin ve işgal koşullarının gerçek niteliğini görmek için soruyorum. Çünkü yaşanan mesele yalnızca bir yasak meselesi değildir. Aynı zamanda egemenliğin kimde olduğuna dair bir turnusol kâğıdıdır.
Egemenlik masalı, siyasal gerçeklik
Kıbrıs’ın kuzeyinde yıllardır en çok istismar edilen kavramlardan biri “egemenlik”tir. Her kritik anda bu kelime ortaya sürülüyor. Ama egemenlik dediğiniz şey, sadece kürsülerden kurulan cümlelerle ölçülmez. Egemenlik, sizin yurttaşınız olan insanların başka bir devlet tarafından keyfi biçimde yasaklanmasına karşı ne yapabildiğinizle de ölçülür. İnsanlarınız “ulusal güvenlik” bahanesiyle fişlenirken ve siyasi nedenlerle seyahat özgürlükleri ellerinden alınırken ses çıkaramıyorsanız, o zaman egemenlik üzerine kurduğunuz söylemin içi ister istemez boşalır. Yüzünüze gözünüze bulaşır. Çünkü egemenlik nutukla değil, irade gösterebilmekle anlam kazanır.
Ersin Tatar döneminde ne yaşandıysa, bugün de benzeri yaşanıyor. Değişen yalnızca isimler. Değişmeyen ise Kıbrıs’ın kuzeyinde son sözü kimin söylediği. Bütün bu yasaklar, bütün bu sessizlik, bütün bu çaresizlik ve cesaretsizlik dönüp dolaşıp aynı gerçeği yeniden önümüze koyuyor: Kıbrıslıların iradesi değil, Ankara’nın iradesi belirleyici olmaya devam ediyor. Rejimin siyasal partileri ve siyasileri de bu düzene itiraz etmek yerine onunla uyum içinde çalışıyor. Türkiye’nin Kıbrıslılara “terörist” muamelesi yapmasında bir sakınca görmeyen, bunu durdurmak için ciddi bir siyasi kriz çıkarmayan, hatta meseleyi kamuoyu önünde yeterince sahiplenmeyen bir anlayıştan söz ediyoruz.
Asıl cezalandırılan kim?
İşin en acı tarafı ise şu: Bugün hedef alınanlar barış yanlıları, muhalifler, sanatçılar, akademisyenler; yani bu toplumun düşünen, itiraz eden, söz kuran kesimleri. Yani asıl cezalandırılan şey sadece belli kişiler değil. Kıbrıslıların onurlu, bağımsız ve biat etmeyen siyasi varoluş ihtimalidir. Bu yüzden mesele birkaç kişinin seyahat özgürlüğünün ihlali olarak geçiştirilemez. Bu, doğrudan doğruya siyasal haysiyet meselesidir.
Ve galiba en ağır gerçek de burada duruyor: Bu topraklarda eksik olan şey sadece yetki değil, sadece irade değil, sadece cesaret değil; haysiyetin kendisidir.
Görsel: Senih Çavuşoğlu




