Her ne kadar gözler sosyal medya hesaplarına yönelik saldırılara çevrilmiş olsa da, bir başka kritik gelişme yaşanıyor. UNFICYP’in Pile’de tırmanan gerilime ilişkin yaptığı duyuruda, sorumluluğu açık biçimde Kıbrıs Türk tarafına yükledi. Buna karşılık kktc Dışişleri’nin verdiği yanıt, meseleyi egemenlik iddiası üzerinden okuyan bir çerçeveye oturttu ve ilgili bölgenin (Çayhan Düzü) KKTC egemenliğinde olduğu ileri sürüldü. 50 senedir ara bölge olan yer kktc toprağı olmuş. Toprak verip statüye kavuşma üzerine kurulu paradigma; “tutulmuştur” deyip; daha ciddi bir tecrit durumunu yanında getiriyor.
Oysa Pile meselesi yeni değil. Daha önce yol yapımı üzerinden benzer bir gerilim yaşanmıştı ve o süreç de tarafların farklı gerçeklik okumalarıyla ilerlemişti. Bugün de benzer bir tablo yeniden canlandırılıyor : BM sahadan ve kendi mandatından hareketle pozisyon alırken, Kıbrıs Türk tarafı meseleyi daha çok egemenlik ve yetki alanı üzerinden yorumluyor. Ancak dikkat çeken nokta şu: UNFICYP’in doğrudan muhatabı olan Kıbrıslı Türk liderliğinden henüz net, kapsamlı ve kamuoyunu tatmin edecek bir açıklama gelmedi.
Erhürman’ın sosyal medya hesaplarından UNFICYP’den gelen tepkinin üzerinden 48 saat geçmesine rağmen konuyla değinmiş değil. Sayfalarda, Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi ile bir temas kurulduğu anlaşılıyor, fakat bu görüşmenin içeriğine dair herhangi bir şeffaflık yok. Bu durum, zaten sınırlı olan kriz iletişimini daha da zayıflatıyor.
Daha da çarpıcı olan ise şu: 1 Nisan’daki “maytap olayı” hızla güvenlik tehdidi olarak çerçevelenip kamuoyuna güçlü mesajlarla sunulurken, sahada fiili gerilim yaratan ve BM ile doğrudan karşı karşıya gelinen bir konuda bu denli sessiz kalınması ciddi bir tutarsızlığa işaret ediyor.
Bu tablo, kuzeyde askeri, sivil, hükümet ve cumhurbaşkanlığı düzeyinde konuya ilişkin ortak bir pozisyonun ya henüz oluşmadığını ya da bilinçli olarak paylaşılmadığını düşündürüyor. Her iki durum da risklidir. Çünkü Pile gibi hassas bir bölgede oluşan belirsizlik, yalnızca yerel bir idari mesele değildir; doğrudan uluslararası hukuk, BM mandası ve iki toplum arasındaki kırılgan denge ile ilgilidir.
Tam da bu noktada en kritik hata, meseleyi yalnızca egemenlik söylemi üzerinden sıkıştırmaktır. Uluslararası hukukla uyumlu olmayan iddialarda ısrar etmek, kısa vadede iç kamuoyuna güçlü bir duruş gibi sunulabilir; ancak orta ve uzun vadede tarafın meşruiyetini ve diplomatik hareket alanını zayıflatır.
Diğer yandan, meşruiyeti hem halkın gözünde hem de uluslararası düzeyde tartışmalı olan bir “hükümetin” sahada yaratabileceği oldu-bittilere karşı Kıbrıslı Türk liderliğin daha görünür ve zamanında reaksiyon gösterebilmesi beklenir. Sessizlik ya da gecikmiş açıklamalar, fiili durumların kabullenildiği izlenimini doğurur. Bu ise yalnızca müzakere pozisyonunu değil, toplumun kendi yönetim kapasitesine duyduğu güveni de aşındırır.
Sonuç olarak mesele yalnızca Pile’deki bir alanın statüsü değil. Mesele, kriz yönetimi, kurumsal koordinasyon ve uluslararası aktörlerle kurulan ilişkinin niteliğidir. Eğer bu alanlarda netlik sağlanamazsa, her yeni gerilim bir öncekinden daha maliyetli ve karmaşık hale gelir. Seçim sonucu ile oluşan güven kısa sürede berhava edilir. Gerginliğin dozunun artması için bundan faydalanmak isteyenlere fırsat altın tepside sunulmuş olur.



