Selanik’te belgesel yalnızca izlenmedi, tüm benliğimizle hissedildi. 28. Selanik Uluslararası Belgesel Festivali bu yıl filmlerle birer anlatı olmaktan çıkıp hafızanın içinde yankılanan canlı bir bellek sorgulamasına dönüştü. Her görüntü, her ses, her kesit geçmişin sabit bir kayıt olmadığını, aksine sürekli devinen dalgalar olduğunu fısıldadı.
Festivalin kalbinde arşiv vardı. Ama arşivler, bu kez tozlu raflara kaldırılmış bir geçmiş değildi: nefes alan, bugüne sızan, bazen rahatsız eden, bazen iyileştiren varlıklardı adeta. Görüntüler yalnızca hatırlatmadı, yeniden kurtardı birçoğumuzu vazgeçmekten. Yeniden yaşamayı ve üretmenin gücünü hatırlattı-savaşa rağmen.
Arşivlerle bir Akropolis macerası yaşadım ben önce; eski Atina’dan kesitler Tasos Kanellopoulos odasında yankılandı. Sonra izleyicinin payına bakmak değil, içine girmek düştü. Bunun bir parçası da Sonsuz Dalgalar ile deneyimlendi. En çok içe işleyen belgesellerden biriydi. Çünkü hem Kıbrıs yapımıydı hem de hiç beklemediğimiz bir anda belgeselin yönetmeni Ioannis Papaloizou ile kurduğumuz yakın sohbet içten içe taşan duyguların paylaşımına, kamera arkası deneyimlerin hayat bulmasına dönüştü.

Hiç beklenmeyen bir anda, yaşanmışlıklar ve gayriresmi haller hayat buldu. Ioannis, Türkçe konuşan Kıbrıslı bir sanatçının orada olmasına büyük bir sevinçle karşılık verdi. Bu hal neredeyse fiziksel bir deneyimden çok bir katarsise dönüşmeye başladı. Karanlık salonda ekrana vuran her dalga yalnızca denizin ritmini değil, bastırılmış hikâyelerin geri dönüşünü de taşıyordu. Belgesel bittiğinde söz alıp Ioannis’i tebrik etmemle başladı herşey. Hafıza burada bir yüzleşme biçimiydi- dalgalar gibi. Yeni bir deneyime, yeni bir tarihe olanak tanıyordu; kaybolmayan ama sürekli şekillenen şekillerde. Festivalin en çarpıcı yönlerinden biri sınırları eritmesiydi. Film ile performans, arşiv ile deney, izleyici ile üretici arasındaki çizgiler giderek silikleşti. Diğer belgeseller arasında Polonya’dan Candidates of Death, hafızayı yalnızca göstermedi-onu yeniden dokudu. Eski Atina’nın görüntüleri ise yalnızca bir zaman dilimini değil, zamansız bir hissi çağırdı. Sanki o an hem geçmişle şimdiyi yokluyor, hem de burada ve başka bir yerde olmamıza izin veriyordu.

Festivaldeki diğer önemli belgeseller üzerine farklı analizler ve yazılarla başka bir metinde buluşma ümidiyle, bu yazıda Sonsuz Dalgalar ve Ioannis ile Selanik’te iki Kıbrıslı sanatçının karşılaşmasına odaklanmak istedim sadece.
Selanik’in kendisi de bu deneyimin bir parçasına dönüştü. Diasporadan ve uzak şehirlerden, festivallerden ve aralamak istediğimiz perdelerden söz ettik teker teker. Açıldı “açılmaz” dediğimiz kapılar. Sokaklar, duvarlar, karşılaşmalar… Her şey anlatının içine sızdı. Bir gösterimden çıkıp başka bir odaya geçtiğimizde kendimizi bir meditasyonun ortasında bulabildik. Ve o anda sinema, yalnızca görsel bir deneyim olmaktan çıktı-bedensel bir hâle dönüştü. Kısa bir süreliğine dünyanın ağırlığı askıya alındı- konuşuldukça hafifledi.
Festival aynı zamanda karşılaşmaların mekânıydı; en ihtimal dışı yüzleşmelerin, kabule geçişlerin. Yabancılar tanıdık bir hisle yaklaştı bize; konuşmalar yarım kalmadı, derinleşti. Üretenler arasında kurulan bağlar yalnızca mesleki değil, varoluşsal bir ortaklık hissi taşıyordu. Sanki herkes aynı sorunun etrafında dolanıyordu: Hatırlamak ne demek? Geçmiş ve arşiv materyaller nereye kadar bizi takip eder? Ve hatırladığımızda kim oluruz; unutmak istediğimizde biz kimiz?
Bu yılın Selanik Belgesel Festivali, belgeseli bir tür olmaktan çıkarıp bir hâle dönüştürdü. İzleyici olmak, yerini tanıklığa bıraktı. Tanıklık ise zamanla iç içe geçen bir varoluş biçimine evrildi.
Sonunda geriye kalan şey, izlenen filmlerden çok daha fazlasıydı: bir şehir, bir karşılaşma dizisi, bir akış ve yeni dostluklar… Ve en çok da, durmayan dalgalar gibi geri gelen, dönüşen ve bizi yeniden kuran iyileşmiş hafızalar.



