İsrail ve ABD’nin İran’a karşı son dönemde tırmandırdığı askerî saldırılar, Ortadoğu haritasının yeniden şekillenme sürecini hızlandıran jeopolitik bir sarsıntı yarattı. Tüm Ortadoğu’da köklü ve dramatik bir değişimin yaşanmakta olduğu kesin. Ancak bu değişimin hangi yöne evrileceği ve nasıl bir nitelik kazanacağı hâlâ belirsizliğini koruyor. Tam da bu kaos ve belirsizlik ortamında, Doğu Akdeniz coğrafyasında dikkatleri üzerine çeken başlıca eksenler şunlar: İran devletinin ve mevcut rejiminin ayakta kalma mücadelesi, Türkiye’nin varoluşsal riskler arasında yürüttüğü hassas denge siyaseti ve krizin Doğu Akdeniz’e tehlikeli biçimde yayılma ihtimali; bu tabloda Kıbrıs ise giderek merkezî bir konuma yerleşiyor.
Ankara’nın ikilemi: İran’ın zayıflaması mı, kaos mu?
Savaşın tırmanmaya başladığı ilk andan, hatta İran’a yönelik hava saldırıları resmen başlamadan önce bile Türkiye’nin temel yaklaşımı açıktı: savaşa karşı çıkmak ve tarafları yeniden müzakere masasına dönmeye çağırmak. Ankara bu süreçte kendisine daha güçlü bir arabuluculuk rolü biçmeye çalıştı. Türkiye, yeni savaşın hedefi hâline gelmek istemiyor. Bu satırlar kaleme alındığı sırada bölgedeki ülkeler arasında İran’a yönelik saldırılar için hava sahasını açmayan tek ülke Türkiye’ydi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ülkenin siyasi liderliği, İran yönetiminin kayıpları karşısında diplomatik bir dille üzüntülerini dile getirirken, aynı zamanda “sonraki İran” ile de iletişim kanallarını açık tutmaya çalıştı. Bununla birlikte Ankara, İran’ın komşu ülkelere yönelik füze saldırılarını da eleştirerek son derece hassas bir stratejik dengeyi korumaya çalıştı. Aslında bu yaklaşım yeni değil. Erdoğan yönetiminin ince dengeler üzerinde ilerleme çabası en az son on yıldır başvurduğu bir yöntem.
Teorik düzeyde Türkiye ile ABD arasında ortak bir stratejik hedef vardı: İran’ın zayıflaması evet, ancak tamamen çökmesi hayır. Türk diplomasisi, siyasi değişim geçirmiş fakat “kontrol altında” bir İran tercih ediyordu. Nitekim 7 Ekim 2023’ten sonra Tahran’ın bölgesel etkisinin aşamalı biçimde gerilemesi Ankara açısından ideal senaryoydu. Son yıllarda Türkiye, Suriye’de, Kafkasya’da, Irak’ta ve Kürt meselesinde Tahran’ın zayıflamasından yararlanarak etkisini genişletiyordu. Ancak bu strateji belirli bir tür rakibi gerektirir; yani belirli toplumsal ve siyasal dengeleri koruyabilen bir devlet yapısını. Başka bir deyişle, vekâlet savaşlarını kaybedecek kadar zayıf ama sınır güvenliğini koruyabilecek kadar da iç bütünlüğünü sürdüren bir rakip. Bugün ise İran’ın tamamen parçalanması ihtimali görünür hâle gelirken Türkiye kendisini tam bir bilinmezlikle karşı karşıya bulabileceğini hesaplıyor.
Başlıca riskler
Peki Türkiye açısından başlıca risk kaynakları nelerdir?
İlk risk enerji alanında ortaya çıkıyor. İran, Türkiye’nin doğal gaz ihtiyacının yaklaşık %15–16’sını karşılıyor ve bu anlaşma 2026’nın ortasında sona erecek. Herhangi bir kesinti, BOTAŞ’ın pahalı LNG acil durum sözleşmelerini devreye sokmasını gerektirecek. Enflasyonun yaklaşık %45 seviyesinde olduğu Türkiye ekonomisi için böyle bir geçiş milyarlarca dolarlık maliyet anlamına geliyor. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası analistlerinin uyarısına göre petrol fiyatındaki her %10’luk artış enflasyona %1 ekliyor ve bütçe açığını yaklaşık 2,6 milyar dolar büyütüyor.
İkinci risk yine yerinden edilmiş nüfus hareketleriyle ilgili. Türkiye hâlihazırda üç milyondan fazla Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyor ve toplumdaki hoşgörü sınırı büyük ölçüde tükenmiş durumda. İran’dan gelebilecek milyonlarca yeni mülteci dalgası yalnızca kamu hizmetlerini zorlamakla kalmayacak, aynı zamanda giderek yoksullaşan seçmen tabanının baskısıyla iktidar koalisyonunda ciddi siyasi çatlaklar yaratabilir. Bu nedenle Türkiye Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarının daha önce teorik düzeyde tartıştığı İran toprakları içinde bir “güvenli bölge” oluşturma planlarının giderek daha somut bir askerî hazırlığa dönüştüğü dikkat çekiyor.
Üçüncü risk ise “bilinmeyen X” olarak tanımlanabilecek bir durum. İran’ın kuzeybatısında yoğunlaşmış milyonlarca Azeri nüfusun olası bir kaos ortamında Türkiye sınırlarına yönelmesi ihtimali söz konusu. Türkiye’deki mevcut iktidar koalisyonunun ideolojik bileşenleri bu “etnik kardeşlerin” kabul edilmesini talep edebilir. Ancak bu durum, uzun süredir devam eden yoksullaşma ve yaşam standartlarının gerilemesi nedeniyle zaten yorgun düşmüş bir toplum üzerinde ağır bir baskı yaratacaktır.
Ankara’nın temel hassasiyeti: “Kürt faktörü”
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, Ankara açısından zaten stratejik bir unsur olan Kürt meselesinin önemini daha da artırdı. Enerji, ekonomik istikrarsızlık ve göç gibi faktörler önemli olsa da kısa vadede bütün tartışmalar tek bir soruya indirgeniyor: İran’daki gelişmeler bölgesel ölçekte Kürtlerin siyasi ve askerî kapasitesini güçlendiriyor mu, yoksa zayıflatıyor mu?
İran’daki beş Kürt partisinin (PDKI, PJAK, PAK, Komala ve Khabat) ortak bir cephe oluşturması, zaten kırılgan olan İran muhalefeti içindeki derin tarihsel ayrılıkları yeniden gün yüzüne çıkardı. Bu girişim İslam Cumhuriyeti’ne karşı mücadeleyi koordine etmeyi ve federal bir model çerçevesinde Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkını savunmayı hedefliyor. Ancak İran’daki geleneksel muhalefet bu girişime sert tepki gösteriyor. Reza Pahlavi çevresindeki gruplar bu ittifakı ülkenin toprak bütünlüğüne yönelik açık bir ayrılıkçı tehdit olarak görüyor. Böylece karşılıklı güvensizlik, bir tarafta otoriter eğilimler suçlamasına, diğer tarafta ulusal birliği zayıflatma ithamına dönüşüyor.
Bölgesel düzeyde bu yeni Kürt ittifakının yarattığı dinamik, zaten kırılgan olan dengeleri daha da karmaşık hâle getiriyor. Nitekim Irak Kürdistanı’nın resmi yönetimi bu gruplardan hemen mesafe aldı ve kendi topraklarının istikrarsızlaştırıcı faaliyetler için kullanılmasına izin vermeyeceğini açıkladı. Bu tutum İran’daki krizin bölgeye yayılmasından duyulan genel kaygıyı gösteriyor.
Ankara açısından ise PJAK (PKK’nın İran kolu) küçümsenecek bir aktör değil. Son yıllarda İran’daki “Devrim Muhafızları” birliklerine yönelik Kürt saldırılarının %70’inden ve kayıpların %80’inden sorumlu olduğu belirtiliyor. Burada kritik bir fark ortaya çıkıyor: PKK Mayıs 2025’te kendini feshettiğini ve silahlı mücadeleyi sonlandırdığını açıklamış olsa da PJAK aynı yolu izlemedi. Türkiye’nin Suriye’de olduğu gibi kuzeybatı İran’a askerî bir operasyon düzenlemesi, kontrol edilmesi zor bir tırmanma riskini beraberinde getirebilir. İran, Suriye değil ve ABD ile İsrail saldırılarından sonra Devrim Muhafızlarının yerel birliklerinin hâlâ güçlü bir karşılık verebilme kapasitesine sahip olup olmadığı belirsiz.
İç politika: “güçlü devlet” söylemi
Ortadoğu’daki yeni savaş Türkiye içinde de hızla siyasi araç hâline getiriliyor. İktidar çevreleri bir yandan toplumun milliyetçi reflekslerine seslenerek kaos ortamında güçlü bir yönetimin önemini vurguluyor. Öte yandan İsrail siyasetinden gelen sert açıklamalar da kamuoyunda tehdit algısını güçlendirmek için kullanılıyor.
Bu atmosferde “Güçlü Lider – Güçlü Devlet” söylemi yeniden ön plana çıkmış durumda. Hükümete yakın medya, Ortadoğu’nun ateş içinde olduğu bir dönemde Türkiye’nin Erdoğan sayesinde istikrar adası olduğunu savunuyor. Son günlerde Cumhurbaşkanı etrafında gelişen yoğun diplomatik temaslar da bu anlatının kanıtı olarak sunuluyor.
Ancak kutuplaşma bununla sınırlı değil. Eski İsrail başbakanı Naftali Bennett’in “Türkiye yeni İran’dır. Erdoğan gelişmiş ve tehlikeli bir liderdir, İsrail’i kuşatmaya çalışıyor” şeklindeki sözleri Türkiye’de yoğun biçimde gündeme taşındı. Bu bağlamda “İran’dan sonra sıra Türkiye’ye gelecek” söylemi medya yorumcuları tarafından giderek daha sık dile getiriliyor. Bu söylemin amacı yalnızca milliyetçi birlik oluşturmak değil, aynı zamanda muhalefeti susturmak. Türk basınında sıkça vurgulandığı gibi iktidarın mesajı açık: “Şimdi muhalefet zamanı değil.” Böylece olağanüstü durum söylemi üzerinden otoriter politikaların ve demokratik süreçlerin daraltılmasının önü açılıyor.
Doğu Akdeniz ve Kıbrıs: İsrail’in “arka bahçesi” anlatısı
Savaşın yarattığı sarsıntılar yalnızca Tahran’la sınırlı kalmadı; Doğu Akdeniz’e kadar ulaştı. Zaten uzun süredir karmaşık rekabetlerin yaşandığı bu bölge hızla askerîleştiriliyor ve bu sürecin önemli bir parçası da Kıbrıs.
Bu ortamda ortaya çıkan en tehlikeli yan etkilerden biri, Türkiye’de İsrail tehdidinin yapay biçimde büyütülmesi ve bunun Kıbrıs’la doğrudan ilişkilendirilmesi. “İran’dan sonra İsrail’in hedefi Türkiye olacak” gibi söylemler, dolaylı da olsa Kıbrıs Cumhuriyeti’ni hedef alan bir anlatıya dönüşüyor. Türkiye’de giderek yaygınlaşan bir söyleme göre Kıbrıs Cumhuriyeti “İsrail’in arka bahçesi”dir. Türk basınının önemli bir bölümünde Lefkoşa ile Tel Aviv’in sistemli biçimde özdeşleştirilmesi, Kıbrıs’ın İsrail güçlerinin ileri karakoluna dönüştüğü iddiasını besliyor. Böylece tehditlerin siyasi olarak kurgulandığı bir jeopolitik tablo ortaya çıkıyor.
Bu çerçevede Ankara, işgal altındaki bölgelerde askerî varlığını ve siyasi kontrolünü daha da artırma ihtiyacını ideolojik olarak meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu politika, İsrail’in Türkiye’yi kuşattığı iddiasına karşı “savunma zorunluluğu” söylemi üzerinden gerekçelendiriliyor.
Kıbrıs krizin merkezine nasıl yerleşiyor?
Ortadoğu’daki savaşın büyümesi, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs’ın artık gelişmelerin kenarında değil, giderek yeni jeopolitik denklemin merkezinde yer aldığını gösteriyor. Türkiye açısından İran’ın çökmesi ya da ciddi biçimde istikrarsızlaşması yalnızca bölgesel güç dengeleri açısından değil; ekonomi, göç ve özellikle Kürt meselesi bakımından da büyük bir belirsizlik kaynağıdır. Ankara, rakiplerini zayıflatmaya çalışırken aynı zamanda kendisine yönelebilecek bir kaosu tetiklememek zorunda olduğu zorlu bir dengeyi yönetmeye çalışıyor.
Bu ortamda İsrail ile yaşanan gerilim yeni bir boyut kazanıyor. Artık yalnızca Filistin meselesi etrafındaki ideolojik tartışmalarla sınırlı değil; Doğu Akdeniz’de nüfuz mücadelesine dönüşmüş durumda. İsrail ile özdeşleştirildiği ölçüde Kıbrıs Cumhuriyeti de bu rekabetin ideolojik merkezlerinden biri hâline geliyor. Türkiye’deki siyasi ve medya söyleminde Kıbrıs artık bağımsız bir aktör olarak değil, İsrail’in güç mimarisinin bir “piyonu” olarak sunuluyor. Bu tehdit anlatısı, Türkiye’nin Kıbrıs politikasını içerde meşrulaştıran bir araç hâline gelebilir. Böylece işgal altındaki bölgelerde askerî varlığın artırılması ve Kıbrıslı Türk toplumu üzerinde sıkı siyasi kontrolün sürdürülmesi, değişen bölgesel güç dengelerine karşı bir “savunma” gereği olarak sunulabilir. Sonuçta Ortadoğu’daki kriz yalnızca devletler arasındaki dengeleri değil, Türkiye’nin Kıbrıs’ın bölgesel jeopolitiğindeki rolünü nasıl gördüğünü de yeniden tanımlıyor.



