Geçtiğimiz günlerde, hem ismiyle hem konusuyla aklımda yer eden bu filmi izledim ve gerçekten de şunu düşündüm: ben de acaba dünyanın en kötü insanı olabilir miydim? Filmin başlığı tam olarak iç sesimin adı gibi: The Worst Person in the World. Bu her ne kadar bir suçlama filmi değil; dahha çok bir yüzleşme gibi olsa da filmin ismi benim her hata yaptığımda, kararsız kaldığımda, birini kırdığımda kendime yönelttiğim büyük bir suçlama.
Filmin baş karakteriyle daha ilk sahnelerden kurduğum bağ beni şuna itti; eğer bu karaktere dünyanın en kötü insanı diyebiliyorsak bunu çok kolay benim için de söyleyebilirdik. Fakat baş karakter tabi ki dünyanın en kötü insanı değil, aslında sıradan, kafası karışık, gelecek konusunda kaygılı, 20’li yaşların o bitmez sancılarıyla uğraşan, acaba bazı şeylere geç mi kaldım, bazı şeylere hiç hazır olabilecek miyim diye kafasında soru işaretleriyle gezen biri. Yani aslında çoğumuz gibi. Belki de bu yüzdendir ki hikaye örüntüsü bir anda kafamın içindeki soruları cevaplamaya başladı: aslında hiçbir şey için geç değil, hiçbir zaman da olmadı.
Filmi bitirdikten sonra hayatımla ilgili aldığım bütün büyük kararlara bir göz attım ve şunu farkettim; yanlış kararlar verebilirim, yarım bırakabilirim, büyük heveslerle başladığım bir şeylerden, ilişkilerden, sessiz ve sakince vazgeçebilirim ve uzaklaşabilirim. Beni tanımladığını düşündüğüm şeyler değişebilir, kendime bambaşka tanımlar, kalıplar bulabilirim, ve bütün bunları yaparken hiçbirinin beni eksik, kötü ya da değersiz yapmadığını, sadece hala önümü görmeye çalıştığımı, arayışta olduğumu kendime hatırlatabilirim. Yani aslında bir başka deyişle, bunun yaşamak olduğunu, hiçbir şeyin iyisinin veya kötüsünün olmadığını, olsa da bunun sürekli değişkenlik gösterdiğini, zor da olsa görmeye çalışabilirim.
Aslında ana karakter Julie’yle aramdaki bağ da tam olarak buradan kuruldu. Julie olağanüstü biri değil, görmeye alışık olduğumuz parıltılı biri ya da tam tersine korkunç biri değil. Ne çok yetenekli, ne çok başarısız. Ne yolunu bulmuş, ne de tamamen kaybolmuş biri. Tam ortada bi yerlerde duran, bi şekilde eksik büyümüş, hayatının henüz bir cümleye dönüşmediğini hisseden biri. Bu yüzden de bu kadar tanıdık.
Film, 20’li yaşların sonlarının o bitmeyen karın ağrısını çok iyi biliyor. Bir şekilde çevrendeki herkesin sanki bir yerlere varmış gibi göründüğü, seninse hala bekleme odasında oturuyormuşsun gibi hissettiğin o hali. Öyle ki, sanki herkes hayatına çoktan başlamış ve sen hala ne olmak istediğini, neye dönüşmeye çalıştığını bilememenle baş başa kalmışsın gibi. Julie bizim de görünmeyen hislerimizi görünür kılarak olduğu gibi bırakıyor, acele etmeden, zamansızlık hissinin uzantısı olarak. Vazgeçişlerimizde, değişimlerimizde hata yok, suçlu yok, sadece zamanın herkes aynı soruları aynı anda sormaması var.
Julie’nin ilişkilerindeki dağınıklık da, sürekli fikir değişmesi de, ne istediğini bilmemesi de buradan okunmalı. İlişkilerinde yaşadığı hiçbir şey sevgisizlik hikayesi değil, aslında kendini tanımadan bir hayata razı gelmemeye çalışma hali. Bu yüzden her ilişkisinde sanki her şey için biraz erken, ayni zamanda her şey için biraz da geç kalmış gibi hissetmesi. Kimi için bu bir kusur, bir kötülük gibi algılansa da aksine bu onu canlı kılan ve hareket halinde olduğunu gösteren bir yol.
Bu filmin bana çok iyi gelen bi sürü tarafı ve öğretisi oldu. Mutlu ve bütün hissetmek için illa ki birine ya da bir şeye tutunmak zorunda olmadığımı hatırlattı. Kendi yolumu kendim bulabileceğimi; bulduğum yolu değiştirebileceğimi. Bazen bir şeyi yarıda bırakmanın başarısızlık değil, kendine karşı dürüstlük anlamına gelebileceğini.
Belki de The Worst Person in the World’ün söylediği tek şey şu; dağınık olmak, kararsız olmak, yolunu arıyor olmak bir eksiklik değil, aslında sadece yaşıyor olduğumuzu gösteren küçük kanıtlar. Yanılabilirim, vazgeçebilirim, fikrimi değiştirebilirim ve bu beni kötü yapmaz, herkes kadar insan yapar.
Hala arıyor olmakla barışabildiğimiz günlere..

