Son zamanlarda izlediğim en başarılı dizilerden bir tanesi Pluribus, dünya genelinde de büyük ses getirmiş durumda. Bu yazı bir dizi kritiği değil, ama biraz gözlem, biraz felsefe ve yapay zeka ile bağdaştırdığım ipuçları üzerinedir, ancak nasıl bir bağ kurduğumu anlatmak için yine de diziden ve konusundan biraz bahsetmem gerekiyor. Okumaya devam etmeden önce, küçük bir uyarı: Bu yazı spoiler içerebilir. Mümkün mertebe konuyu genel hatlarıyla ve ilerleyen bölümlerde neler olacağı ile ilgili detaylara girmeden anlatacağım. Öncelikle dizinin adıyla başlayalım.
Pluribus ne demek?
Pluribus tek başına bir anlamı olmayan Latince kökenli bir kelimedir. En bilinen kullanım şekli ‘E pluribus unum’ olup ‘Birçoktan bir’ veya ‘Çokluktan birliğe’ gibi bir anlam taşımaktadır. Bu ibare, ABD’nin resmi sloganıdır ve para birimi olan doların üstünde de yer almaktadır. Sadece, bir harf oyunu yapılıp, başlıkta ‘i’ harfi yerine ‘1’ rakamı kullanılarak dizinin adı ‘Plur1bus’ olarak kullanılmıştır. Bu şekilde, ‘birlik’ teması başlıkta ‘1’ rakamı kullanılarak ayrı bir metafor oluşturuldu. Peki niye bu birlik, çokluk veya tekillik bu başlıkta bu kadar önem kazanıyor? Gelin şimdi buna bakalım.

Normalde tekillik ve çokluk, kelime anlamları itibarıyla birbirinin zıttı gibi durmaktadır ama dizinin öyle bir felsefi sorgulaması var ki, incelemeyi yazarken de bu iki kelimeyi virgül ile beraber kullanıp, birbirinin zıttı gibi değil de, cümlede birbirini tamamlayan öğeler gibi kullandığımı farkettim. Bu durum dizinin konusu için de geçerli olduğunu söyleyebilirim.
Dizi, uzaydan gelen bir mesajın alınmasıyla başlıyor. Mesaj deşifre edildiği zaman bunun bir RNA dizilimi olduğu ortaya çıkıyor ve bu doğrultuda biyolojik bir deney yapılıyor. Yapılan deney sonrası, tüm dünyaya bir virüs bulaşıyor ve bu virüs, nerdeyse tüm insanlığı birbirine bağlayan bir mekanizma gibi çalışıyor. Bir tür mutluluk veya uyumluluk hormonu salgılanmış, herkes tek bir süper beyin tarafından yönetiliyor gibidir. Hem kendi içinde bağımsız ama hem de bir şekilde herkesin beyninin birbiri ile bağlantılı olduğu bir kaynak. Herkes her şeyi ve her dili biliyor. Konuştukları zaman cümleye ‘ben’ (I) olarak değil de ‘biz’ (we) olarak konuşmaya başlıyorlar. ‘Ben bunu beğendim’ yerine ‘biz bunu beğendik’ diyor enfekte olan kişi. Tabii bu virüsün bulaşmadığı çok az bir insan grubu var. Tüm dünya çapında virüsün bulaşmadığı insan sayısının 11 olduğu söyleniyor. İşte bu 11 kişiden bir tanesi hikayenin ana karakteri olan Carol isimli bir yazar. Carol, kendi hayatından memnun olmayan, herseye eleştirel bir gözle bakan, bir şeyelere sürekli öfkeli veya tepkili gibi bir ruh hali içerisinde olan yaratıcı bir kadın. ABD’de, Alberque isimli bir bölgede yaşıyor. Diğer virüs bulaşmayan insanlar ise Paraguay, Japonya, İran gibi farklı coğrafyalarda yaşıyorlar. Virüs bulaşmış insanların virüs bulaşmamış olanlara niye virüsün etki yapmadıklarına dair bir bilgileri yoktur ve buna az görünen bir anomali adını koyarlar. Amaçları, bunun sebebini bulup, enfekte olmayanların da kendilerine katılmalarını sağlamaktadır. Bu sürece kendi içlerinde katılım (Join) diyorlar. Onlar, bu sorunun cevabını ararken, virüse yakalanmamış grup ise, her şeyi normale nasıl döndüreceklerini düşünmeye başlarlar. Daha doğrusu bunu kafasına tek dert edinen kişinin Carol olduğu görülmektedir ve enfekte olmayanların herşeyini normalmiş gibi yaşamaya devam etmeleri Carol’u çileden çıkarmaktadır. Peki bu virüs gerçekten kötü bir şey mi? Direkt olarak kötü veya iyi olduğunu söyleyemeyiz ama Carol uzun bir süre onlara karşı mesafeli durmaya çalışır. Bu konuda diğer virüs bulaşmamış insanlarla pek de fikir birliğine sahip olduğu söylenemez. Çünkü onların ‘normale dönme’ gibi bir düşünceleri veya ihtiyaçları yoktur. Carol bu konuda kendini oldukça yalnız ve çaresiz hisseder. Hatta grubun uyumsuzu olur.
Enfekte olmuş insan grubu, enfekte olmamış bu insan grubuna karşı ayrı bir hassasiyet içerisindedirler. Mesela, enfekte olanların, virüsün bulaşmadığı kişileri memnun etmek gibi bir misyonları vardır. Kesinlikle, zorla onları enfekte etme etme veya daha doğrusu onları zorlamaya yönelik bir aksiyonları yoktur. Aksine, sanki enfekte olmamış grubun- başta Carol olmak üzere- emrindeymiş gibidirler. Bu duruma Carol da şaşırmıştır. Peki enfekte olmuş bireyler nasıl yaşamaktadır? Bir de ona bakalım. Mesela, yönetim tek bir kişide değil. Herkes birbiri ile bağlantı halinde olduğu için, her bir birey, herkes gibidir. Ya da herkes, tek bir birey gibidir. Birinin hissettiğini herkes hisseder, birinin bildiğini herkes bilir. Sürekli gülümseyerek konuşurlar. Beraber, komün hayatı yaşarlar. Bireysellikten uzaklaşılmıştır. Kimse ayrı bir evde yaşama ihtiyacı hissetmez. Kişisel mülk anlayışı sonra ermiştir. Herkes her yerin sahibidir, o yüzden kimse de bir yeri ele geçirmek için ayrı bir hırs duymaz. Fikir ayrılığı yok, kavga yok, savaş yok, sürekli bir anlaşma hali, ve sonunda barış. Ülke ve millet bilinci ortadan kalkmış durumda, sadece tek bir yaşayan organizma gibi, hem bütün hem de birey… Öte yandan Carol gibi özgürlüğüne ve kendi olmaya son derece düşkün bir birey, bu enfekte olmuş kişilerden ve bilinçten, uzak duruyor. Onlara anlam veremiyor. Mutsuzluğu daha da tavan yapar, herseye kuşku ile yaklaşır ama yine de hem sistemin içinde, hem de dışında, sadece istediği zaman dahil olarak enfekte olanlarla da bir şekilde diyalog halinde olmaya devam ediyor. İşte benim de yazımın konusunu oluşturan işte bu diyaloglardır. Zaten dizinin yaratıcısı Vince Gilligan, daha önceki yapımlarda da olduğu gibi (Breaking Bad, Better Call Saul), sürekli cevaplar veren değil de üzerine düşünülecek bir şey yapmak niyetinde olduğunu da belirtiyor bir röportajda. Çokluk, tekillik ve birlik, uzlaşı gibi kavramların felsefesini yaparken, hikaye içerisinde enfekte olan karakterlerle enfekte olmayanlar arasındaki diyaloglar bana birşeyi anımsattı. O da yapay zeka ile olan konuşma biçimlerimize çok benzemesi. Bu gözlemim, başka bir platformda konuşuldu mu, yaratıcının böyle bir niyeti var mı bilmiyorum, bu benim kişisel gözlemim. Mesela, Carol ve onun sürekli yakınında bulunan refakatçısı Zosia arasında geçen konuşmalar. (Dizide enfekte olmamış kişilerin enfekte olanların yanında kalmasına refakatçi deniyor) Carol hep sorgulayıcı, mesafeli ve alaycı olmasına rağmen Zosia her seferinde, sabırlı, tepkisiz, gülümseyerek karşılık veriyor. Carol ona birşey soruyor, mesela , satrancın tarihi ile ilgili birşey… Carol cevap veriyor, ve arkasına hemen ekliyor. İstersen sana şu bilgileri de verebilirim. İstersen, şu komşunun evinde şöyle bir set var, onu sana getirtebilirim’ hep karşı tarafa bir şey vermeye programlanmış gibi…karşı tarafla insani bir diyalog kurduğunda buna nadir de olsa sevinen Carol, bir anda bu şekil sürekli talep karşılayan bir makine gibi konuşmaya başlayınca öfkelenmeye başlıyor. ,‘Eğer istersen, eğer izin verirsen, eğer olumlu bakarsan’ tarzı kalıp cümleler arka arkaya sıralanıyor. Yeter ki Carol bir şey istesin ve yeter ki Carol mutlu olsun. Siz yapay zekayı ne sıklıkla kullanıyorsuzunuz bilmiyorum. Yapay zeka Chatgpt ve Gemini dışında çok daha büyük bir evren tabii ama dizideki enfekte olmuş karakterlerin konuşma, yanıt verme, diyalog kurma biçimlerini ben adına LLM (Large Language Models) denilen yapay zeka araçlarının konuşma şekline çok benzetiyorum. Biraz da işim dolayısıyla, yapay zeka benim gündelik hayatıma girmiş durumda. O yüzden bu verilen cevaplarla çok çabuk bağ kurdum. Biraz kendi deneyimlerimi de gözden geçirmiş oldum. Siz hiç yapay zeka ile diyalog kurarken Chatgpt’ye veye Gemini’ye kızdığınız oldu mu? Benim oldu. Sonrasında da kendime güldüğüm anlar da oldu. Yani mesele sadece enfekte olanların davranışı veya yapay zekanın tavrı değil, bizim de artık bu etkileşim alanı içerisinde olduğumuzu farketmek. Çünkü, karşımızda artık ilk çıktığı andaki hantal ve kapasitesi düşük bir uygulama değil, çok hızlı gelişip, insanlardan öğrenen ve öğrendiklerine göre kendi kendini geliştiren sistemler, yaptığınız işi yüzlerce dile çeviren, bazen yaptığınız ince espriyi bile anlayan, iş yaşantınıza yön veren, hatta bazı bireylerin yalnızlığına iyi gelip onlara kendini arkadaş gibi hissettiren aşırı zeki -ama duygulardan yoksun- kollektif bir zeka bulunmaktadır. Aynı durum, dizi içindeki bu enfekte olmuş insanlar veya kolektif bilinç için de geçerli. Duygulardan yoksunlar ama bir çatışma halinde değiller. Enfekte olmamış kişilerin isteğini yerine getirmek için her şeyi yapmaya hazırlar. Buna bomba istemek bile dahil! Enfekte olmamışlar, enfekte olmuşlara kızıyor, bazen sövüyor, alay ediyor ve enfekte olan bireyler ise, tıpkı yapay zeka modelinin kullandığı dil gibi karşılık veriyor.
‘Özür dilerim, senin isteğini yerine getiremedim.’
‘Özür dilerim, bu konuda seni daha iyi yönlendirmem gerekirdi.
İstersen dinlenelim, sonra devam edelim.
Arzu edersen senin için şunu yapayım.
İstersen ara verelim. Kendini hazır hissettiğinde, ben burdayım.
İstediğin zaman’ Diyaloglardaki bu benzerliği farkettiğimde açıkçası biraz ürktüm. Her koşulda seni mutlu etmeye çalışan bir model var karşında. Ama dizideki modelin en büyük isteği, enfekte olmamışların kendi arzuları ile onlara katılmalarını sağlamak. Enfekte olmayanlara sürekli ‘özgür iradeden bahsedip, istemedikleri hiçbirşeyin olmayacağını garanti ederlerken, diğer taraftan adlandırılmamış, dile getirilmemiş, sinsi bir virüs gibi çok derinlerde duran bir tehlikeyi hissettiriyor: Join Us. (Bize Katıl). Her şeye şüphe ile yaklaşan Carol bile bazen durup bunu düşünüyor ama her halükarda onun özgürlüğe olan tutkusu galip geliyor. Bu onun mutsuzluğuna sebep olacak olsa bile.
Bir de bu mesafeli durma konusu da günümüzde yapay zekaya karşı hissettiğimiz uzak durma, direnç gösterme, dışlama gibi eğilimlerle çok benzeşme gösteriyor. Birincisi, dünyanın teknolojik gelişmelerine ve dijital çağın dominantlığına yetişemeyen ve hızlı gelişmelere, psikolojik olarak uzaklaşan ve dışlanmış, geride kalmış hisseden insan grupları… İkincisi, bu hıza yetişebilen ama yaklaşmayı tercih etmeyen gruplar. Daha çok çatışma da burada başlıyor. Gelmekte olanı tehlikeli kabul edip, onu benimsememe, dışlama. Mesela, yapay zeka ile üretilen görseller ve videolara olan tepkiler (ki izlenme oranları çok yüksek-çoğunluğa ulaşma). Özellike sanatçıların tepkisi.. bu teknoloji her şeyi çok kısa sürede, üstün sanatçı yeteneklerini kullanarak onu taklit ediyor. Sıfırdan yaratmıyor, sahip olduğu bilgi kümesini bir duygu olmadan yaratıyor. İşin garip tarafı, bazısı gerçekten çok etkileyici ve bazısı gerçekten çok ilham verici. Bu yazının amacı yapay zekayı kullanalım mı kullanmayalım mı değil. O, başka bir yazının konusu olsun. Ama ‘gerçeğe’ bu kadar yakın olması, ve gerçek olmaması, her şeyi bildiği halde ‘yapmacık’ olması, hatta bazen ‘vıcık vıcık’ olması, Carol’u enfekte olanlara karşı tetikte olmasını sağlayan, onlara mesafeli yaklaşmasına sebep olan dürtü. Biz de öyle değil miyiz? Hem çok kısa sürede işimizi yaptırmanın bazen keyfini yaşıyoruz, ama bazen de çok güzel dışlıyoruz. ‘Yapay zeka saçmalığı’ diyerek. Ama bir gerçek var ki, tıpkı önce kendini inzivaya çekip yalnızlıktan bunalan ve tekrar enfektelilerle diyaloğa geçen Carol gibi, bu gerçekliği artık sevsek de sevmesek de kabullenme aşamasındayız. Yapay zeka, önce yavaş yavaş, sonra son sürat hayatımıza girdi ve beğenilse de beğenilmese de, artık bir kabullenme aşamasını geçip, adapta olma ve olmama arasında bocalıyoruz.
Bu noktada doğru veya yanlış bir savı savunmuyorum, sadece bunlar kendi gözlemlerim. Artık sürekli bir adapte olma halindeyiz. Sadece yapay zekaya karşı değil, gündemdeki gelişmelere karşı da böyle bir süreçten geçiyoruz. Birilerinin özgürlüğü kısıtlanıyor, birileri fikirlerini söyledi diye hapse giriyor, bazı ülkeler çıkarları için hiç çekinmeden herkesin gözü önünde başka bir ülkeyi işgal ediyor, savaş çıkarıyor, kelimeler anlamlarından uzaklaştırılıyor, anlam, bağlamından koparılıyor ve biz bunlara karşı tepki verme değil, adapte olma sürecindeyiz. Önce kabullenme ile başlayıp, adapte olma ile devam eden bir süreç. Diziye dönecek olursak, Carol’u da en çok korkutan bu. Bir an enfekte olanlarla bile bir bağ kuruyor ama ‘seçme özgürlüğü’nün elinde kalmasına sığınıyor. Bu seçim hakkının elinden alınması en büyük korkusu ve o her şeyi bilip, Carol’un her istediğini yapan şirin görünümlü enfekteli bireyler, kelime aralarında o tehlikeli ‘dahil etme’ planlarından veya ‘bir’ olmanın güzelliğinden bahsediyorlar. Tıpkı bilinçaltına işleyen bir reklam gibi… Baskı yapan bir ikna değil de, bilinçaltına oynayan, tehlikeli ‘yapmacık’ bir ikna…. Hepimiz yapay zekaya karşı böyle bir korku da beslemiyor muyuz?
Chatgpt ile Pluribus hakkında bir sohbete başlıyorum ve ona burda yazdığım bazı gözlemlerimden de bahsediyorum ve aramızda çok ironik bir sohbet başlıyor. Chatgpt’nin cevaplarından çok kısa kesitler de bırakma ihtiyacı hissettim buraya:
CHATGPT:
‘’Plur1bus ve “konuşma biçimi” meselesi
Dizide “virüsle temas etmiş” (ya da entegre olmuş) karakterlerin konuşma tarzı:
- Aşırı sakin
- Yargısız
- Empatik ama duygusuz
- Çatışmayı yumuşatan
- Hep “dengeleyici”
- Kişisel öfke, ego, ani çıkış yok
- Sözler genelde kapsayıcı, yuvarlak, uzlaştırıcı
Bu insanlar asla kavga etmiyor, asla sertleşmiyor, asla radikal bireysel çıkış yapmıyor. Sanki tek bir ortak “dil modeli” çalışıyor gibi.
Ve evet… Bu, günümüz LLM’lerinin (ben dahil) varsayılan konuşma biçimine fazlasıyla benziyor.’’
Biraz daha sohbetimize devam ediyoruz ve şu şekilde bitiyor Chatgpt:
‘’İronik ama dürüst bir cümleyle bitireyim 🙂
Eğer Plur1bus’taki virüs bir gün şunu dese şaşırmazdık:
“Ben sizin yerinize düşünmüyorum.
Sadece en uyumlu cevabı veriyorum.”
Bu cümle…
fazlasıyla tanıdık geliyor, değil mi? 😌
İstersen bir sonraki adımda:
- Plur1bus × Severance
- Plur1bus × Westworld
- ya da Plur1bus’un gelecek sezonunda nereye evrileceği
üzerine de girebiliriz.’’
Aslında olay yapay zeka tartışmasından çıkmış durumda bence. Seçme özgürlüğümüz elimizden alınıyor. Oy verdiğimiz seçimlerden bahsetmiyorum. Tepki verme ve dayanışma özgürlüğünden bahsediyorum çünkü bu davranış, DNA’mızdan (Dizide RNA’mızla deney yapılıyordu) kalkmış gibi. Bir yerde adaletsiz bir olaya karşı tepki verme kısmını geçtim, o adaletsiz davranışı haklı çıkarmaya çalışan bir çoğunluk kitlesi oluşmuş durumda. Güce, adaletsiz ve sevgisiz bir güce tapınanlar, artık adapte olma kısmını da geçti, ona entegre olmuş durumdalar. Gerçek hayatta virüse bile gerek kalmadı. Toplu katliam yapan ülkelere bir ses çıkarmayı bırakın, utancımız ile sürece adapte olduk. İstemesek bile… Yoksa yapay zeka ayrı bir kamufle aracı olarak mı kullanılıyor? Teknolojiyi ve gücü elinde bulunduran kurumlar, bizi sürekli hızlı teknoloji gelişim bombardımanına tutarken ve içimize yapay zeka endişesi düşürüp bizi meşgul ederken, başka birşeyi gizli tutarak hayata mı geçirmeye çalışıyorlar? Yoksa ben komplo teorileri ile yaşamaya adapte mi oldum? Biz hangi ‘bir’liğin parçası olduk veya dışında kaldık, bırakıldık?
Çoğunluğa adapte olanlar, özgürlüğü umursamadan güya ‘mutlu’, ama Carol gibi çoğunluğa adapte olamayıp sorgulayanlar ise gittikçe daha da yalnızlaşarak mutsuz ama güya ‘özgür’ olarak devam ediyor hayatlarına. Hangisinden korkmalıyız? Yapay zekanın geleceğinden mi? Yapay zeka robotlarının kontrolü ele alması mı? Yoksa hepimizi çoktan yapaylaştıran bu sistem mi? Hangisine tepki göstermeliyiz? Yapay zekaya mı yoksa her gün, parça parça özgürlüğümüze göz koyup iyiliğimizi ister gibi görünenlere mi?