• Künye
  • Dayanışma
  • İletişim
  • Gizlilik Politikası
Pazartesi, Ocak 26, 2026
Bulamadık
Tümünü Gör
Gazedda
16 °c
Nicosia
12 ° Sal
12 ° Çar
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV
  • ANA SAYFA
  • YAZARLAR
    • GAZEDDA YAZARLARI
    • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • PENNA
    • DÜNYADAN YAZARLAR
      • PROJECT SYNDICATE
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
  • SÖYLEŞİ
  • BELLEK & TARİH
    • YERİN HAFIZASI
  • TÜM İÇERİK
    • HABER ARŞİVİ
      • KIBRIS
      • DÜNYA
      • KORONAVİRÜS
    • MULTİMEDYA ARŞİVİ
      • GAZEDDAPOD
      • GAZEDDAWEBTV
Bulamadık
Tümünü Gör
Gazedda
Bulamadık
Tümünü Gör

Venezuela ve Trump’ın Yeni Dünya Düzeni

Ne uluslararası süper güçlerin zorbalığını durduracak bir hukuk ya da kurum kaldı, ne de ahlaki ve manevi kaygılar. Orman kanunlarının geçerli olduğu yeni dünya düzenine hoş geldiniz!

YONCA ÖZDEMİR YONCA ÖZDEMİR
26 Ocak 2026
Okuma Süresi: 15 dk
A A
0
https://bsky.app/profile/gazeddakibris.bsky.socialhttps://www.threads.net/@gazeddakibris

“Pembe Dalga”dan Sömürgeci Emperyalizmin Yeniden Yükselişine

Amerikan Başkanı Donald Trump’ın 3 Ocak’ta Venezuela’da Başkan Nicolás Maduro ve eşini kaçırmak suretiyle gerçekleştirdiği ve 80-83 kişinin de ölümüyle sonuçlanan operasyon, uluslararası kamuoyunda büyük yankı uyandırdı ve hâlen tartışılmaya devam ediyor. Bu tür bir operasyonun, uluslararası hukuk açısından hiçbir meşru dayanağı bulunmadığı aşikâr. Başta ulusal egemenlik ilkesi olmak üzere, devletlerin toprak bütünlüğü ve iç işlerine karışmama prensipleri açık biçimde ihlal edildi. Buna rağmen ne Birleşmiş Milletler ne de mevcut uluslararası hukuk mekanizmaları Trump yönetimini durdurabildi. Dahası sonrasında da yeterince uluslararası tepki de gelmedi. Bu durum, uluslararası düzenin etkinliği ve meşruiyeti konusunda ciddi soru işaretleri doğuruyor.

Venezuela, bu bağlamda, Trump döneminde başvurulan açık müdahaleci politikaların ilk örneklerinden biri olarak tarihe geçecek. Ancak bu yazının amacı, söz konusu operasyonun hukuki ya da diplomatik boyutlarını tartışmaktan ziyade, daha temel bir soruya odaklanmakta: Venezuela bu noktaya nasıl geldi? Bu soruya yanıt ararken, yalnızca ABD’nin emperyalist politikalarına işaret etmek yeterli değil. Bu olay, Venezuela’nın tarihsel, siyasal ve ekonomik dönüşümü; iç dinamikleri; güncel ekonomik ve siyasal sorunları ile kurumsal zayıflıkları birlikte ele alındığında anlam kazanabilecek, karmaşık bir sürece işaret ediyor. Aynı zamanda, içeride zayıflamış bir ülkenin, büyük güçlerin müdahalelerine nasıl daha açık ve kırılgan hâle geldiğini de göstermekte. Bu yönüyle söz konusu olay, Amerika’nın yeni “güç siyaseti”nin zayıf devletler üzerindeki etkisini ortaya koyan çarpıcı bir örnek niteliğinde.

Venezuela’nın tarihsel gerçeği

Venezuela, tipik bir Latin Amerika ülkesi olarak, derin eşitsizliklere sahip bir ülke. Ülke, yüzyıllar önce İspanyollar tarafından sömürgeleştirilmiş ve 1811’de siyasi bağımsızlığını ilan etmişti. Venezuela’nın ve daha geniş anlamda Güney Amerika’nın bağımsızlık sürecinde Simón Bolívar en önemli figür oldu. Bolívar, hem Venezuela’nın İspanya’ya karşı verdiği bağımsızlık savaşının askeri komutanıydı, hem de İspanyol egemenliğinin yıkılmasının ardından kurulan yeni cumhuriyetlerin nasıl yönetileceği sorusuna yanıt arayan bir düşünür ve devlet adamıydı. Anti-emperyalist, cumhuriyetçi ve elit karşıtı söylemleriyle Latin Amerika siyasal düşüncesinde kalıcı bir miras bıraktı. Yerel elitlerin ve yabancı güçlerin hâkimiyetine karşı uyarılarda bulundu; bağımsızlığın yalnızca askeri değil, ekonomik ve siyasal olması gerektiğini vurguladı. Bu sebepledir ki, 20. ve 21. yüzyılda pek çok Latin Amerikalı lider (özellikle de Hugo Chávez) onun mirasına atıf yaparak “Bolivarcı” bir siyaset dili kurdu. 

Nitekim, Bolivar haklı çıktı ve siyasi bağımsızlık Latin Amerika ülkelerini gerçek anlamda bağımsızlık getirmedi. İspanyol sömürgeciliği sonrası dönemde de çeşitli neokolonyal araçlar ve mekanizmalar yoluyla Latin Amerika ülkeleri önce İngiltere’ye, ardından da Amerika’ya ekonomik ve siyasi olarak bağımlı kalmaya devam ettiler.

Bu bağımlılığın iç politikadaki yansıması ise son derece eşitsiz bir ekonomik ve toplumsal yapı oldu. Yani, Bolivar yerel elitler konusunda da haklı çıktı. Avrupa kökenlilerin sömürge döneminde doğal kaynakları, yerli halkı ve köleleri sömürmek yoluyla biriktirdiği servet, bağımsızlık sonrasında da büyük ölçüde aynı toplumsal grupların elinde kalmıştı. Topraklarından koparılan yerli halklar ve melez nüfus toplumun alt tabakalarını oluştururken, nüfusun küçük bir bölümünü teşkil eden son derece zengin bu Avrupa kökenli elit grup hem ekonomiyi hem de siyaseti kontrol eden “hâkim sınıf” hâline geldi. Bu sınıf hiçbir dönemde paylaşımcı ya da kapsayıcı bir siyasal ve ekonomik düzen inşa etmeye yönelmedi. Dolayısıyla Venezuela da dâhil olmak üzere pek çok Latin Amerika ülkesi, yüksek eşitsizlik ve sürekli toplumsal çatışma ile karakterize edilen toplumlar hâline geldi.

Venezuela’yı bölgedeki diğer ülkelerden ayıran temel unsur ise petrol zenginliği oldu. Petrolün bir nimet mi yoksa bir lanet mi olduğu meselesi, akademik literatürde çokça tartışılan bir konu. Kuşkusuz petrol satışları ülkelere önemli gelirler sağlar; ancak asıl belirleyici olan, bu gelirin nasıl paylaşıldığı ve nasıl kullanıldığıdır. Venezuela örneğinde petrol gelirlerinden toplumun tüm kesimleri eşit biçimde faydalanamamıştı. Özellikle petrol fiyatlarının düştüğü dönemlerde, ekonomik şokların yükünü en ağır biçimde hep alt sınıflar taşıdı.

Petrolün bir diğer olumsuz etkisi ise ekonomide tek sektör bağımlılığı yaratmasıdır. Venezuela da bundan kaçamadı ve yatırımlar ve kârlar büyük ölçüde petrol sektöründe yoğunlaşırken, tarım ve sanayi gibi diğer üretken sektörler ihmal edildi. Bu durum, ülkenin petrol dışı rekabetçi ürünler geliştirememesine ve küresel ekonomiye çeşitlenmiş bir biçimde entegre olamamasına yol açtı.

Eskide petrol zenginliği sebebiyle diğer Güney Amerika ülkelerine kıyasla daha refah bir ülke görünümü veren Venezuela, 1980’li yıllardan itibaren ciddi ekonomik krizlerle karşı karşıya kalmaya başladı. 1983’te yaşanan ve “Viernes Negro” (Kara Cuma) olarak bilinen büyük devalüasyon, Hugo Chavez dönemine kadar sürecek olan ekonomik istikrarsızlığın başlangıcı oldu. Bu dönem, orta sınıfın hızlı biçimde yoksullaşmasıyla toplumsal dengeleri sarstı. 1990’larda kriz daha da derinleşti ve hükümet ekonomik istikrar sağlamak amacıyla IMF ile anlaşarak neoliberal “şok terapi” politikalarını uygulamaya koydu. Sübvansiyonların kaldırılması, kamu harcamalarının kesilmesi ve fiyat serbestleşmesi özellikle yoksul kesimleri sert biçimde etkiledi. Bunun sonucu olarak 1989’da Caracazo adı verilen büyük bir halk ayaklanması patlak verdi ve bu ayaklanmada yüzlerce kişi hayatını kaybetti. Chávez’in yükselişini işte bu siyasal ve ekonomik ortam yarattı. 

Chávezve “Pembe Dalga”

Yoksul ve kırsal bir aileden gelen Chávez, asker kökenliydi. 1980’lerin başında ordu içindeki bazı genç subaylarla birlikte MBR-200 adlı gizli bir örgüt kurdu. Bu grup, Venezuela’daki yozlaşmış iki partili sistemi, elit egemenliğini ve IMF destekli neoliberal politikaları hedef alıyordu. İdeolojik olarak Bolivarcı milliyetçilik, anti-emperyalizm ve sosyal adalet vurgusu ön plandaydı. MBR-200 uzun vadeli bir devrimci projeydi. Orduyu, halktan kopuk bir baskı aracı değil, toplumsal dönüşümün motoru olarak görüyordu. (Bu açıdan Türkiye’deki Yön dergisi çevresi, Doğan Avcıoğlu ve Milli Demokratik Devrim tezi ile benzerlikler gösterdiğini söyleyebiliriz.) 

Chávez, 1992’de başarısız bir darbe girişiminde bulunmuş, hapis cezası almıştı. Hapisten çıktıktan sonra MBR-200 sivil siyasete evrildi ve daha sonra Beşinci Cumhuriyet Hareketi (MVR)’ne dönüşerek 1998’de demokratik seçimler yoluyla Chávez’i iktidara taşıdı. 

İktidara geldiği ilk dönemde Chávez, büyük umutlar yarattı. Sosyalist ve anti-emperyalist ideolojisiyle Latin Amerika’daki “pembe dalga” olarak adlandırılan sürecin öncüsü oldu. “Pembe dalga” kavramı IMF’nin dayattığı neoliberal politikalara ve ABD’nin bölgedeki hegemonyasına karşı çıkan Latin Amerika’daki sol eğilimli iktidarları tanımlar. Venezuela’yı takiben 2003’te Arjantin’de Néstor Kirchner ve Brezilya’da Lula, 2006’da Bolivya’da Evo Morales ve 2007’de Ekvador’da Rafael Correa gibi liderlerin iktidara gelmesiyle pembe dalga yayılmış ve Latin Amerika’da ABD hegemonyasına alternatif siyasal ve ekonomik arayışlar güç kazanmıştı.

Sosyalizm söylemine rağmen Chávezrejimi altında Venezuela ekonomisi sosyalist olmadı, fakat bu zengin elitlerin Chávez’den nefret etmesine de engel olmadı. Chávez, sadece bazı stratejik sektörlerde (petrol, elektrik, telekomünikasyon, çimento, büyük tarım arazileri gibi) millileştirmeye gitti.  Böylece politikaları en çok büyük sermaye gruplarını, büyük toprak sahiplerini ve çok uluslu şirketleri etkiledi. 

Chávez’in ilk iktidar döneminde sosyal harcamalar artırıldı, petrol sektörü daha fazla millîleştirildi ve çok sayıda sosyal politika hayata geçirildi. Sağlık, eğitim ve gıda sübvansiyonları gibi harcamalar ciddi biçimde yükseldi ve Venezuela’da kişi başına reel (enflasyondan arındırılmış) sosyal harcamalar 1998–2006 arasında yaklaşık yüzde 200 civarında arttı. Bu politikalar özellikle yoksul ve daha önce siyasetten dışlanmış kesimlerin yaşam koşullarını iyileştirdi; eşitsizlik ve yoksulluk belirgin biçimde azaldı. 1999’da yaklaşık yüzde 50 civarında olan yoksulluk oranı, 2006–2007 civarında yüzde 30’un altına düştü. Chávez’i popüler yapan bunlardı.

Tabi ki bu başarıda, 2002–2007 yılları arasında küresel ekonominin büyüme trendinde olması ve petrol fiyatlarının yüksek seyretmesi önemli rol oynadı. 2008 küresel finans kriziyle birlikte petrol fiyatlarının düşmesi, Venezuela ekonomisini derinden sarstı. Sosyal projeler daha çok petrol gelirlerine dayanıyordu ve gelirler azalınca bütçe açıkları hızla büyümeye başladı. Yavaş yavaş bu ekonomik sorunlara siyasal sorunlar da eklendi. Chávez, Bolivarcı devrimi kalıcı kılmak amacıyla bazı anayasal değişikliklere gitti ve bu değişiklikler yürütme erkini güçlendiren ve denge-denetleme mekanizmalarını zayıflatan nitelikteydi. Özellikle başkanlık dönem sınırlamasının kaldırılması, Batı’da ve muhalefet çevrelerinde otoriterleşme eleştirilerini artırdı. Her ne kadar Chávez’in ilk anayasa reformları özellikle yoksulların, yerli halkların ve diğer dışlanmış kesimlerin siyasete katılımını artırması bakımından daha kapsayıcı ve demokratikleştirici bir etki yaratmış olsa da bu demokratikleşme süreci zamanla duraklamış ve yerini demokratik gerilemeye bırakmıştır. Sonuçta, uzun süreli iktidarın ve yasal değişikliklerin yarattığı güç yoğunlaşması, Chávez ve çevresinde belirgin bir güç zehirlenmesine yol açtı, başlangıçta rejimi destekleyen sol entelektüel ve liyakatli kadrolar zamanla sistemden ya iktidardan ya uzaklaştılar ya da dışlandılar ve yerlerini “sadık” destekçilere bıraktılar. Bu gelişmelerin olumsuz yöne evrildiğinin önemli bir sinyaliydi. 

Diğer bir sorun da şuydu: Hedef sosyalist ya da en azından halkçı bir rejim inşa etmek idiyse, Chávez’in kendisini bu denli sistemin merkezine yerleştirmemesi gerekirdi. Bunun yerine, arzuladığı sistemi kuracak ve onun sürekliliğini sağlayacak güçlü ve özerk kurumları oluşturması ve ön plana çıkarması beklenirdi. Ancak bu yönde yeterli adımlar atılmadığı için ve onun karizmasına sahip bir liderin yeniden ortaya çıkması da pek mümkün görünmediğinden, Chávez bir kahraman figürü olarak anılmaya devam ederken, geride bıraktığı siyasal düzenin zamanla yozlaşma ve geriye gitme olasılığı yüksekti. Nitekim de öyle oldu.

İkinci eleştiri noktam ise Chávez döneminde toplumda derinleşen kutuplaşma üzerine. Chávez rejimi—ya da diğer adıyla Chavismo—popülist bir karakter taşımaktaydı ve popülizmin tipik özelliklerini sergiliyordu. Bunun sonucu olarak da, toplumu yeniden bir araya getirilmesi oldukça güç iki karşıt kampa böldü, yani birbirini varoluşsal bir tehdit olarak gören, karşılıklı güvensizlik ve düşmanlık üzerinden tanımlanan iki toplumsal blok ortaya çıktı. Bu noktada tek teselli, söz konusu iki bloğun Venezuela’da tarihsel olarak zaten hiçbir zaman gerçek anlamda bir araya gelmemiş olması. Lakin Chávez, bu iki kesim arasında sınırlı da olsa bir uzlaşı zemini yaratabilseydi, ardında daha az kutuplaşmış ve daha barışık bir toplum bırakabilirdi.

Bunların yanı sıra, yüksek suç oranları, azalmış olsa da devam eden yoksulluk, artan yolsuzluk ve silahlanma gibi yapısal sorunların da, Chávez döneminde çıkmış sorunlar olmasa da, çözülememiş sorunlar olarak kaldıkları unutulmamalıdır.

Maduro Dönemi

İlk kez 2011’de resmi olarak kanser olduğu açıklanan Chávez’in hastalığı hızla ilerledi. Hastalığına rağmen 2012’de yeniden seçildi; ancak ölümünün kaçınılmaz hâle gelmesiyle birlikte halefi olarak Nicolás Maduro’yu işaret etti. 2013’te Chávez’in ölümüyle onun yerine geçen Maduro, Chávez kadar karizmatik ya da güçlü bir liderlik kapasitesine sahip olmamakla birlikte, Bolivarcı devrimin sadık bir devamcısı olarak iktidara geldi. Ancak bu, Venezuela’yı çok daha derin bir siyasal ve ekonomik krize sürükleyecek yeni bir sürecin başlangıcı oldu.

Maduro, Chávez’den devraldığı Venezuela’yı yönetmeye devam etti, fakat bunu yaparken mevcut sorunları daha da büyüttü ve derinleştirdi. Ekonomik açıdan bakıldığında, ülke özellikle 2016-2019 arasında sert bir kriz dönemine girdi; enflasyon rekor seviyelere ulaştı ve halkın büyük kısmı için yaşam koşulları ağırlaştı. Gerçek verilere ulaşmanın da imkânsız hale geldiği ülkede, IMF ve diğer kaynaklara göre, Maduro döneminde ekonomi yaklaşık yüzde 70–80 oranında küçüldü. Enflasyon, 2019’da tarihin en yüksek seviyelerine yaklaşarak yüzde yüz binlere çıktı ve ulusal para birimi inanılmaz oranda değer kaybetti; sonrasında da düşse bile yüksek seviyelerde devam etti. Yoksulluk ve temel mal kıtlıkları ciddi düzeye ulaştı; milyonlarca kişi yeterli yiyecek, ilaç ve temel hizmetlere erişememeye başladı. Venezuela’nın bu krizi, modern tarihin en ciddi ekonomik krizlerinden biri olarak değerlendirilebilir. 

Siyasi açıdan bakıldığında ise Maduro yönetimi söylemde “Bolivarcı devrimin devam ettiği” iddiasını sürdürse de pratikte daha baskıcı bir rejim inşa etti. Demokratik kurumlar üzerinde devlet kontrolü derinleşti, muhalefete yönelik baskılar yoğunlaştı ve seçim süreçlerine dair güven ciddi biçimde zedelendi. Hükümete göre Maduro 2024 seçimlerinde üçüncü dönem başkanlığını kazandıysa da, bu seçimlerde birçok muhalefet adayı ve parti engellendi, oy sayımlarına dair tam şeffaflık sağlanmadı ve seçimler uluslararası gözlemcilerce şüpheli bulundu.

Maduro döneminde binlerce kişi siyasi gerekçelerle tutuklandı. 2024 sonrası protestolar sırasında 2000’den fazla insanın gözaltına alındığı ve bunun Latin Amerika’da en yüksek sayılardan biri olduğuna dair raporlar var. (Gerçi bu sayılar Türkiye ile karşılaştırınca hiç de yüksek gelmiyor.) Muhalefetin önemli liderleri de dışlanma, sürgün veya yasal engellemelerle siyasetten uzaklaştırıldı. (Bunlar da oldukça tanıdık şeyler!)

Dolayısıyla Maduro dönemi, Venezuela’da ekonomik çöküşün derinleştiği, demokratik kurumların daha da zayıfladığı ve siyasi meşruiyetin ciddi biçimde sorgulandığı bir dönem olarak tarihe geçti. Bu da Venezuela’da durumun her açıdan kırılgan bir hâl almasına yol açtı.

Trump: Yeni İstilacı

Tahmin edileceği üzere, Amerika Birleşik Devletleri burnunun dibinde yükselen sol ve anti-emperyalist eğilimli yeni Venezuela rejiminden hiçbir zaman hoşnut olmadı. Nitekim 2002 yılında, muhalif aktörlerin ABD’nin desteğiyle kurguladıkları başarısız darbe girişimi, Chávez’i iktidardan yalnızca iki günlüğüne uzaklaştırabildi. Bu girişimin ardından Chávez’in söylemi ve yönetim tarzı sertleşirken, Washington ise uzun bir süre benzer bir doğrudan müdahale girişiminden kaçındı. Peki Trump döneminde Venezuela neden yeniden gündemin merkezine yerleşti? 

Öncelikle, Trump uyuşturucu ticaretiyle mücadele gerekçesi öne sürerek çeşitli askerî ve yarı-askerî müdahaleler gündeme getirdi. 2025’in sonlarına doğru Karayipler’de Venezuela’ya ait bazı gemilerin hedef alınmasıyla hızlanan bu hamleler, Venezuela hükümetinin ABD’ye bilinçli olarak uyuşturucu sevk eden kartelleri desteklediği iddiasına dayandırıldı. Oysa mevcut veriler, ABD’ye giren uyuşturucu içinde Venezuela’nın payının son derece sınırlı olduğunu (yüzde 10 civarında) göstermektedir. Dahası, Trump yönetiminin en büyük tehdit olarak lanse ettiği fentanil adlı sentetik uyuşturucunun Venezuela kaynaklı olmadığı da bilinmektedir. Dolayısıyla bu söylemin başından itibaren bir bahane olduğu açıktı.

İkinci gerekçe olarak klasik demokrasi söylemi öne çıkarıldı; ancak bu argüman oldukça kısa ömürlü oldu. Nitekim müdahale sürecinin hemen ardından Trump’ın söylemi açık biçimde petrole odaklandı. ABD’nin Venezuela’da petrol çıkaracağını, bu petrolün piyasa fiyatlarında satılacağını ve Amerikan şirketlerinin Venezuela enerji sektörüne gireceğini ve bu sayede petrol fiyatlarının düşeceğini bizzat Trump’ın kendisi dile getirdi ve getirmeye de devam ediyor. Böylece esas motivasyonun enerji kaynakları olduğu gayet açık bir şekilde ortaya çıktı. 

Bu noktada sormamız gereken soru şu: Venezuela’nın kendi doğal kaynaklarını nasıl kullanacağına kendisi mi karar verecek, yoksa bu kararı Trump mı verecek? Eğer Trump’ın yaptığı şey başka bir ülkenin doğal kaynaklarına fiilen el koyma ve yönetme girişimi ise, bu açık bir egemenlik ihlali ve hatta sömürgeciliğe varan bir müdahale anlamına gelmez mi? Burada tarihsel bir analoji kaçınılmaz hâle geliyor: İspanyol sömürgeciliğinin Amerika kıtasında topraklara ve doğal kaynaklara el koymaya dayalı pratiğiyle karşılaştırıldığında, Trump’ın Latin Amerika’ya yönelik politikaları, modern dönemde erken emperyalist ve merkantilist zihniyetin yeniden canlanışına mı işaret ediyor?

Venezuela’dan Dünyaya 

Bolivarcı devrimin sonunu Maduro mu, Trump mı getirdi, yoksa devrim sona ermedi mi tartışılır, fakat Venezuela bağlamında asıl üzerinde düşünmemiz gereken mesele şu: Bugün Trump, fiilen Venezuela’yı kendisinin yönettiği iddiasında. Bu durumun uluslararası hukuk ve meşruiyet açısından ciddi biçimde sorgulanması gerekmekte, ama buna kimse cesaret edemiyor. Sorun yalnızca Venezuela da değil; asıl sorun, dünya siyasetinin hangi yöne doğru evrildiği. Dünya, yeniden tamamen kaba gücün belirleyici olduğu; askerî gücü olanın istediği ülkenin toprağına, insanına ve doğal kaynaklarına istediği gibi el koyabildiği bir döneme mi giriyor? 

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzen kusursuz değildi; ancak Birleşmiş Milletler nezdinde uluslararası ilişkilerde egemenlik, toprak bütünlüğü ve devletlerin iç işlerine karışmama gibi temel ilkeler kabul edilmişti. 1945 sonrası düzeni önceki dönemlerden ayıran da buydu: kurallara ve prensiplere dayalı bir dünya düzeni. Evet, bu düzenin kurallarını büyük ölçüde ABD koymuştu; fakat dönemin egemen gücü olarak bunu yaparken diğer devletlerin de rıza gösterdiği bir sistem inşa edilmişti. Bu düzen her ne kadar hiçbir zaman eşitlikçi olmadıysa da yasalarla zayıfı koruyan ve kollayan ya da koruyup kollamaya çalışan bir yönü de vardı. İşte bunu artık tamamen kaybettiğimiz bir noktadayız. Bu hafta dünya liderlerinin Davos’ta yaptığı tüm konuşmalar da bunu teyit eder nitelikte.

Ne uluslararası süper güçlerin zorbalığını durduracak bir hukuk ya da kurum kaldı, ne de ahlaki ve manevi kaygılar.  Orman kanunlarının geçerli olduğu yeni dünya düzenine hoş geldiniz! Emin olun, bu yeni düzende de her zamanki gibi en ağır bedeli en güçsüzler ödeyecek. Üstelik bu kez onları en azından sembolik düzeyde koruyan normlar ve ilkeler de olmayacak. Dünya, gücü kutsayan, güçsüzleri ise güçsüz oldukları için aşağılayan megaloman bir zihniyetin elinde bir oyuncağa dönüşmekte. Daha zayıf olan aktörler birleşerek direnmedikleri ve mevcut düzene alternatif bir siyasal ve ahlaki çerçeve üretemedikleri sürece, varlıklarının ciddi biçimde tehdit altında olduğunu çok kısa bir zamanda tecrübe edeceklerdir. Venezuela, bu sürecin ilk kurbanlarından biri olarak değerlendirilebilir.

Etiketler: abddonald trumpemperyalizmnicolas madurosömürgecilikuluslararası hukukvenezuela
YONCA ÖZDEMİR

YONCA ÖZDEMİR

Yonca Özdemir, lisans eğitimini ODTÜ’de tamamladıktan sonra, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans eğitimini Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Delaware Üniversitesi’nde, doktora eğitimini ise Pittsburgh Üniversitesi’nde tamamladı. Doktora eğitiminin ardından 2007 yılında ODTÜ Kuzey Kıbrıs Kampüsü’nde ders vermeye başlayan Özdemir, burada on beş yıl boyunca öğretim üyeliği yaptı. Ancak sendika başkanlığı görevinde bulunması ve Kıbrıs ve Türkiye siyasetine ilişkin eleştirel görüşleri nedeniyle 2022 yılında bu kurumdan uzaklaştırıldı. Bu nedenle 2023 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne dönmek zorunda kalan Özdemir, halen William & Mary Üniversitesi’nde akademik kariyerine devam etmektedir. Pek çok uluslararası dergide makaleleri yayımlanan Özdemir, ayrıca Political Economy of Turkey’s Development: 1838–Present (“Türkiye’nin Kalkınmasının Siyasal Ekonomisi: 1838’den Günümüze”) kitabının editörlerinden biridir. İki kız çocuk annesi olan Özdemir, akademik çalışmalarının yanı sıra, Kıbrıs ve Türkiye’nin çeşitli gazetelerindeki yazılarıyla da görüşlerini paylaşmayı sürdürmektedir.

Mamdani: Küresel Faşizme Karşı Yeni Bir Umut?
Yonca Özdemir

Mamdani: Küresel Faşizme Karşı Yeni Bir Umut?

YONCA ÖZDEMİR
10 Aralık 2025
Devam Et
Gazedda

© 2025 Gazeddakıbrıs - Copyleft

  • Künye
  • Dayanışma
  • İletişim
  • Gizlilik Politikası

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

Bulamadık
Tümünü Gör
  • Ana Sayfa
  • HABER
    • KIBRIS
    • DÜNYA
    • İKLİM KRİZİ | EKOLOJİ
    • KİTAP & KÜLTÜR & SANAT
    • KORONAVİRÜS
  • MULTİMEDYA
    • GAZEDDAPOD
    • GAZEDDAWEBTV
  • KARŞI AKIM
    • EDİTORYAL KOLEKTİF
    • YAZARLAR
      • GAZEDDA YAZARLARI
      • GÜNEYDEN YAZARLAR
      • DÜNYADAN YAZARLAR
    • RÖPORTAJ

© 2025 Gazeddakıbrıs - Copyleft

Web sitemizde size en iyi deneyimi sunabilmemiz için çerezleri kullanıyoruz. Bu siteyi kullanmaya devam ederseniz, bunu kabul ettiğinizi varsayarız. Gizlilik ve Çerezler Politikası sayfamızı ziyaret edin.