CTP Genel Başkanı Sıla Usar İncirli’nin Aydınlık Gazetesi’ne verdiği röportaja dönüp baktığımda, görevi devraldıktan sonra yaşadığı ilk büyük halkla ilişkiler fiyaskosu olarak mı; yoksa “gidilen köyün minarelerini” daha ilk günden ortaya diken bir siyasi istikamet beyanı olarak mı hatırlayacağız, doğrusu merak ediyorum.
İncirli, röportajda şunu söylüyor:
“Federasyon kelimesi zehirli bir kelime halini aldı. İnsanlar onu duyunca çok rahatsız oluyorlar. Ama bizim tarif ettiğimiz farklı. Siyasi eşitliğe dayalı iki toplum, iki kesimlilik. Federasyon kelimesini unutun.”şeklinde oldu.
Burada iki sorun var. Birincisi, “rahatsız olan insanlar” kim? Çünkü, geçtiğimiz hafta CMIRS’in yayımladığı kamuoyu yoklaması, toplumun %79,6’sının federasyon istediğini gösteriyordu. Bu tablo ortadayken “insanlar rahatsız oluyor” cümlesi ya gerçeklikten kopuk bir genelleme ya da daha kötüsü: “insanlar” diye anılan şeyin aslında toplum değil, başka bir merkez olduğunun beyanı.
İkincisi ve daha temel mesele: “Federasyon” bir zamanlar zehirli bir kelime değildi. O kadar değildi ki, Kıbrıs’ta yıllar boyunca farklı liderler tarafından savunulabildi; 1974 yılında askeri müdahaleyi gerçekleştiren Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit, “federasyon” teziyle Kıbrısı yeniden birleştirme pozisyonunu ortaya koydu ve neredeyse kesintisiz olarak 2020 yılına kadar da bu pozisyonu korudu.
Yani zehirlenen kelime değil; kelimenin açtığı siyasal ihtimaldi. Bugün rahatsız eden şey “federasyon”un sözlük anlamı değil; o kelimenin ima ettiği siyasi özne ihtimali. Ankara’nın çizdiği sınırların dışına taşabilen, itiraz edebilen, ajanda kurabilen bir irade… İsim(ler) üzerinden kıyaslama yapmıyorum; mesele şu: Bir dönem “en azından itiraz edebilen” bir siyasal öznenin var olmuş olması, o öznenin tekrar mümkün olma ihtimali. O ihtimal, bazıları için tehlikeli. Konu, yaşam belirtisi gösteren ve hasbelkader Erdoğan’ın kudretine karşı gelme gücü gösterebilen özgün irade meselesi ilgilidir.
Bu yüzden “Reis’in rahatsız olmayacağı bir dile hapsolmak”, federasyonun zehirli olmasından değil; egemenin dili sınırlandırma kudretinden kaynaklanıyor. Schmitt’in cümlesi vardır: egemen, “istisnaya karar verendir.” Bu düzende “istisna” sadece hukukta değil, kelimede de işler: Hangi kelimenin meşru, hangisinin yasaklı olduğuna egemen karar verir. Bourdieu’ya göre “adlandırma” bir güç pratiğidir: Adını koyabildiğin şeyi siyasallaştırırsın; adını koyamadığın şeyi ise ancak fısıldarsın. Nihayetinde, hegemonya, sadece zorla değil, rıza üretimiyle yürür; rızanın hammaddesi de dilin çerçevesidir. Sen “federasyon” diyemez hale geldiğinde, aslında kendi ufkunu başkasının kelime dağarcığına teslim etmiş olursun.
Bu, Türkiye–Kıbrıslı Türkler ilişkisine özgü nazik iletişim meselesi değil; büyük güç siyasetinin standardıdır.1 Çerçeveyi kim kurarsa, gerçeği de o kurar. O yüzden “ince kıvırmalar” stratejik bir ustalık değil; emir alan–emir veren ilişkisinin içselleştirilmesidir.
Kıbrıslı Türklerin meselesi “hangi kelime daha az tepki çeker” konusu değildir. Temel mesele iktidar olamama halidir. İktidar derken kaba kuvvet anlamında değil; ajanda kurabilme, hedefi adlandırabilme, müzakere parametresi belirleyebilme gücünden söz ediyorum. Hedefini adlandıramıyorsan politik aktör olamazsın; en fazla yönetilen bir sahasın—batmaz uçak gemisi diye pazarlanan, ama yarısı sürekli su alan bir platform…
“Federasyonu unutun” demek, ilk bakışta pratik bir manevra gibi durabilir; gerçekte ise iradesizleşme pratiğidir: karşı tarafın çizdiği kelime sınırını içselleştirip kendi kendini sansürlemektir. Üstelik bu, onlarca yıllık federal çözüm geleneğinin üzerine basarak yapılıyor. Çünkü Kıbrıs’ta “federasyon” talebi sadece sorunun çözümüne dair bir mühendislik modeli değildir; siyasi eşitlik, güvenlik gibi anlamları kadar adalet, özgürlük, asimilasyona direnç, ortak gelecek tahayyülü gibi bir sürü anlamı taşır. Bu anlamları izole edip meseleyi “teknik bir paket” gibi sunmak, 50 yıllık politik hafızayı çöpe atmaktır; bunu yapmaya yönelik çaba kimsenin harcı da değildir, olmamalıdır.
Öyleyse, Kıbrıs’ta “federasyon” kelimesinin bastırılması, bir barış stratejisi değil; Kıbrıslı Türklerin siyasal faaliyetinin budanması anlamına gelmektedir. Kelimeler “yasak” haline gelince yalnızca bir tartışma başlığı kapanmaz; bir toplumun geleceği kurma kapasitesi içinde oluşturduğu külliyat da yasaklanmış olur. Bu açıdan “federasyonu unutun” ifadesi romantik bir federasyon-sevicilik yaklaşımına verilen tepkinin ötesinde varoluşsal açıdan önemli bir çıkmaza işaret eder.
Siyaset; çıkarın, hakların ve gelecek tasarımının açıkça ortaya konmasıdır. Kıbrıslı Türklerin ihtiyacı “daha az rahatsız eden kelimeler” değil; daha çok siyasal cesaret ve daha güçlü kurumsal dayanıklılıktır. Köy isimlerinden tutun da adanın acı tarihi dışında kalan neredeyse herşeyi “unutarak” kurucu bir irade ortaya koyma çabası bu güne kadar adını bir türlü koyamadığımız bir geleceğe mahkum olmayı üretti.
Ve bu mahkumiyetler, bir kelimeyi “unutmak”la başladı.
- Çok öncelere gitmeye gerek yok. Trump döneminde ticaret savaşlarında “müzakere” çoğu zaman ekonomi değil, dil üstünlüğüydü: kim çerçeveyi kurarsa, gerçeği de o kurar. Daha sert başka bir örnek: Trump ile Zelenskiy’nin 28 Şubat 2025’te Oval Ofis’te kameralar önünde yaşadığı tartışma—bağırış çağırışa dönen, ziyareti ve basın etkinliğini fiilen bitiren bir sahne—diplomasinin nasıl “canlı yayında güç gösterisi”ne çevrildiğini gösterdi. Sonrasında Zelenskiy’nin daha temkinli bir tona geçip “barışa bağlılık” vurgusunu yükseltmesi de, güç asimetrisinde dilin nasıl “ayarlandığını” anlatıyor.



