Kyriakos Pierides | Politis
Noel’den hemen önce, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis ile Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, 22 Aralık’ta Kudüs’e giderek İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile savunma ve askerî iş birliğini derinleştirmeyi hedefleyen ortak bir bildiriye imza attı. “Üçlü bildiri” olarak sunulan bu metin, Türkiye’ye karşı İsrail’i denge unsuru olarak konumlandıran bir “Noel hediyesi” şeklinde pazarlanıyordu. Medya, ortak askerî planlama, deniz ve hava tatbikatları ile yeni silah sistemlerinin teminine odaklandı.
İsrailli askerî kaynaklar, 28 Aralık’ta Jerusalem Post’a yaptıkları açıklamada, 2.500 askerden oluşacak bir hızlı müdahale tugayının kurulacağını aktardı: 1.000 asker İsrail’den, 1.000 Yunanistan’dan ve 500 asker Kıbrıs’tan. Aynı dönemde, üst düzey subayların “ortak askerî planı” imzalarken çekilen fotoğrafları da basına servis edildi.
Reuters ise 29 Aralık’ta, üç ülkenin Türkiye’ye karşı bölgesel bir denge oluşturmak amacıyla bir ittifak kurduğunu yazdı. Bildiride taraflar “benzer düşünen” ülkeler olarak tanımlanıyor; “gelecek nesiller için ülkelerinin güvenliğini ve dayanıklılığını güçlendirmek amacıyla iş birliğini derinleştirme konusunda sarsılmaz bir kararlılık” vurgulanıyordu. Metin, ABD’nin sürece dâhil olacağını varsayan 3+1 formatına dayanıyor ve Kıbrıs’ın AB Konseyi Dönem Başkanlığı’na, AB–İsrail ilişkilerini güçlendirme ve bu ilişkinin potansiyelini değerlendirme rolü biçiyordu.
Kâğıttan kule
Üçlü bildiri çok kısa sürede anlamını yitirdi. ABD Başkanı Donald Trump, 29 Aralık’ta Florida’da yaptığı açıklamada Netanyahu’yu şaşırtarak İsrail’in Türkiye’ye yönelik hamlelerine açıkça mesafe koydu:
“Erdoğan benim çok iyi bir arkadaşım. Kendisine saygı duyuyorum. Bibi de duyuyor. Sorun olmayacak, sizi temin ederim.”
Trump yönetimi bölgesel dengeleri farklı okuyor; istikrarlaştırıcı rolleri İsrail ile Türkiye arasında paylaştırıyor. Bu yaklaşım geçerli olursa, Kıbrıs–Yunanistan–İsrail hattı fiilen içi boş bir yapıdan ibaret kalıyor. ABD bu ittifakı desteklemiyor.
Üçlü görüşmeden bir gün sonra Netanyahu, sözde “Somaliland” devletini tanıdı. Bu adım AB tarafından kınandı; Kıbrıs da 30 Aralık’ta bu tutuma katıldı. Oysa üçlü görüşmeden bir gün önce, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya ve Hollanda’nın da aralarında bulunduğu 12 AB ülkesi, Netanyahu’nun Batı Şeria’da 19 yeni yerleşime onay vermesini açıkça kınamıştı. AB Konseyi Dönem Başkanı olan Kıbrıs ise İsrail’le yürüttüğü temaslarda AB27’nin bu ortak tutumunu yansıtmadı; Netanyahu’nun maksimalist pozisyonlarına paralel bir çizgi izledi.
Trump, Netanyahu ile inişli çıkışlı bir ilişki yürütürken, AB tek taraflı adımları net biçimde eleştiriyor. İsrail’le kurulduğu iddia edilen güvenlik merkezli ittifak anlatısı, sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor.
Sıfır güvenilirlik
Netanyahu ile bu ölçüde hizalanmak, diplomasisini geleneksel olarak barış ilkeleri üzerine kuran Kıbrıs’ın güvenilirliğini zedeliyor. Bu ilkeler arasında Filistin meselesinde iki devletli çözüm, devlet egemenliğinin korunması (örneğin “KKTC” ve Somaliland konularında) ve yerleşimler yoluyla demografik yapının değiştirilmesine karşı duruş bulunuyor.
Hristodulidis, BM’nin AB desteğiyle müzakereleri yeniden başlatmaya çalıştığının farkında. Sekiz yıldır süren çıkmazdan sonra, üçlü gibi girişimlerin BM sürecine nasıl bir katkı sunduğu belirsizliğini koruyor. Kamuoyuna yapılan açıklamalara rağmen, Kıbrıs Cumhurbaşkanı’nın farklı öncelikleri olması ihtimali göz ardı edilemez.
BM Genel Sekreteri António Guterres, Crans-Montana’dan bu yana çözülemeyen Kıbrıs’a özgü başlıklara odaklanmayı sürdürüyor: tek taraflı müdahale haklarının kaldırılmasıyla güvenlik ve adanın iki toplumu arasında siyasi eşitlik. Bu nedenle, BM gündeminin Netanyahu’nun Orta Doğu önceliklerine kaydırılması soru işaretleri yaratıyor.
Miçotakis’in Netanyahu’nun söylemini neden bu kadar yakından benimsediği ise net değil. Yunan diplomasisi, Avrupa’daki derinleşen jeopolitik dönüşüm içinde kendine bir rol arıyor. Türkiye ise merkezî konumunu koruyor; Erdoğan, büyük güçlerle müzakerelerini belirgin kısıtlar olmaksızın sürdürebiliyor. Bu durum, Trump–Netanyahu temaslarında ve Ukrayna’ya ilişkin Avrupa tartışmalarında açık biçimde görüldü. Miçotakis ise içerdeki milliyetçi baskılar nedeniyle büyük ölçüde edilgen kaldı; Yunan–Türk diyaloğu rafa kaldırıldı.
“Benzer düşünenler” mi?
Miçotakis ve Hristodulidis Kudüs’e gitti; ancak muhatapları “benzer düşünen” olarak tanımlanabilecek bir figür değil. Netanyahu, iddia edilen savaş suçları nedeniyle uluslararası alanda aranan biri olmayı sürdürüyor. Gazze’de çatışmalar durmuş olsa da insani yıkım devam ediyor ve Trump planı ciddi engellerle karşılaşıyor. (Miçotakis ve Hristodulidis dışında) Başka hiçbir dünya lideri (Netanyahu’ya) bu ölçüde bir destek jesti sergilemedi.
Netanyahu aynı zamanda içerde yolsuzluk davalarıyla karşı karşıya ve Cumhurbaşkanı Herzog’dan af arayışı içinde kişisel siyasi hayatta kalma mücadelesi veriyor. Mahkûmiyetten kaçınarak siyasi varlığını sürdürüp sürdüremeyeceği belirsiz. Erken seçim senaryoları başa baş bir tabloya işaret ediyor. New York Times’a göre (29 Aralık), Netanyahu zor kararlar öncesinde zaman kazanmaya çalışıyor.
“Çınlayan bir zil”
Kıbrıs ve Yunanistan, Orta Doğu’da hiçbir dönemde Netanyahu’ya olduğu kadar tek bir aktöre yatırım yapmadı. Hristodulidis, Netanyahu’nun Kıbrıs’ı bölgesel istikrarsızlığın parçası hâline getirmesine izin veriyor. Bu tercih, istikrarsızlığın sürdürülmesiyle eş anlamlı; Türkiye karşıtı söylem de bu çerçevenin bir parçası.
Trump, Netanyahu’yu bir kahraman olarak överken, aynı zamanda onu devre dışı bırakmaya çalışıyor olabilir. Son yıllarda Kıbrıslı liderler, özellikle Kıbrıs’ta BM müzakerilerinden kaçınılan dönemlerde Netanyahu’ya güçlü destek verdi. Ocak 2020’de Atina’da EastMed doğal gaz boru hattı anlaşması imzalandı; bu anlaşma 2021’de ABD Dışişleri Bakanlığı’nın gayriresmî bir notuyla fiilen geçersiz kılındı. GSI dâhil tüm enerji projeleri, maliyetler ve Türkiye ile bağlantılı jeopolitik riskler nedeniyle askıya alınmış durumda. Geriye, bugün Kıbrıs’ta iç medya aracılığıyla dolaşıma sokulan anlatılar kaldı (IMEC).
Hristodulidis, Kıbrıs sorununu kayda değer bir iç itirazla karşılaşmadan yönetiyor. İlk kez, Kıbrıs sorunu Netanyahu’nun Orta Doğu gündemine çekilirken bile ılımlı sesler suskun. Kıbrıs, liderliği adayı İsrail ile Türkiye arasında kalıcı bir çatışma alanına dönüştürürse nasıl bir gelecekle karşılaşacak? Tersine, Trump’ın yaklaşımı altında İsrail ile Türkiye uzlaşırsa ne olacak?
Bu olasılık, Erdoğan’ın Kıbrıs merkezli ittifak girişimlerine neden temkinli yaklaştığını da açıklıyor:
“Anlaşmalar olabilir ama hiçbiri bizi bağlamaz; politikamızı değiştirmez. Bunlar, çınlayan bir zilin sesi gibidir, anlamsız bir gürültü.”



