Hüseyin Çakal: “Hiç kimse böyle bir yıkıma uzun süre dayanamaz”

“Suçun aşırı derecede artması, infial yaratan olayların çoğalması, Devlet ve birey arasındaki güven bunalımı, şu anda toplumun yogun bir buhran içerisinde olduğunu göstermekte.”

“Sosyal dokuyu oluşturan karşılıklı güvenin ve ahlaki degerlerin yok olduğu bir noktadayız.”

Hiç kimsenin böyle bir yıkıma uzun sure dayanamayacağını düşünüyorum”

“Bunun birey uzerindeki etkisi müthiştir. Yani su anda ebeveynleri tarafından ihmal edilmiş, hatta kötü davranılmış bir çocuğun ruh halindeyiz. Hiç kimsenin böyle bir yıkıma uzun sure dayanamayacağını düşünüyorum.”

“Tünelin ucunda karanlık bir uçurum var”

“MOBESE işe yaramaz”

Röportaj: Hasan Yıkıcı

Akademisyen ve sosyal psikolog Hüseyin Çakal, Kıbırs’ın kuzeyinde son dönemde gittikçe artan suç olaylarını ve derinleşen toplumsal huzursuzluğu gazeddakıbrıs’a değerlendirdi. 

Keele Üniversitesi Psikoloji bölümünde Yardımcı Doçent olarak görev yapan Hüseyin Çakal, Dokuz Eylül Üniversitesinde İngilizce ögretmenliği alanında lisans ve yüksek lisans, Manchester Üniversitesinde sosyoloji Masteri, Oxford Üniversitesi Deneysel Psikoloji Bölümü’nde Doktorasını tamamladı. Güney Amerika, Bosna, Güney Afrika, Türkiye, Irak, Kesmir, Romanya, Filistin ve Israil ve Hindistan’da farklı etnik gruplar arasındaki önyargı, sosyal kimlik ve protest davranışların sosyal ve psikolojik temellerini konu alan araştırmalar yürütmektedir.

Toplum yoğun bir buhran içerisinde

Suç oranlarının artmasında sosyal ve toplumsal nedenlerin ön planda olduğunun altını çizen Çakal, başta devlet ve birey arasında olmak üzere pek çok alanda güven bunalımının yaşandığını kaydetti. Çakal şöyle konuştu, “İşin sosyal yanına bakıldığında -ki benim esas vurgulamak istediğim de budur- çok daha vahim bir durumla karsı karşıyayız. Suçun aşırı derecede artması, infial yaratan olayların çoğalması, Devlet ve birey arasındaki güven bunalımı, ki bunların örneklerini son birkaç yılda fazlasıyla yaşadık, su anda toplumun yogun bir buhran içerisinde olduğu yönünde.”

“Karşılıklı güvenin ve ahlaki degerlerin yok olduğu bir noktadayız”

Bir toplumun buhran icinde olmasının semptomlarını sıralayan Çakal öncelikli olarak toplumsal alana odaklanmak gerektiğine işaret ederek, toplum içerisine güven ve ahlaki değerlerin yok olduğu bir noktada olduğumuzu söyledi.  “Bireylerin refah düzeyinin sürekli azaldığı, gelir eşitsizliğinin arttığı, sosyal sermayenin yani toplumun sağlıklı bir sekilde fonksiyonlarını yerine getirmesi icin gereken insan ve insan-kurum/devlet kurunları arasında olan iliskiler yumağının sürekli azalması ve yok olması demektir.  Var mi bizde bu semptomlar? Fazlasıyla! Yani bugün Kuzey Kıbrıs’da sosyal dokuyu oluşturan karşılıklı güvenin ve ahlaki degerlerin yok olduğu bir noktadayız.”

Hiç kimsenin böyle bir yıkıma uzun sure dayanamayacağını düşünüyorum”

Son zamanlarda artan bireysel, toplumsa ve siyasal suç ve şiddet olaylarını beraberinde müthiş bir karmaşa getirdiğini ifade eden Çakal, “Bu karmaşa içinde insanlar sosyal hayati düzenleyen normların, inandıkları içinde yaşadıkları sosyal düzenin yıkıldığını görüyorlar. Bunun birey uzerindeki etkisi müthiştir. Yani su anda ebeveynleri tarafından ihmal edilmiş, hatta kötü davranılmış bir çocuğun ruh halindeyiz. Hiç kimsenin böyle bir yıkıma uzun sure dayanamayacağını düşünüyorum” şeklinde konuştu.

Sosyal kimlik yok oluyor

İnsanları arada tutan şeyin sosyal kimlikleri olduğunu vurgulayan Hüseyin Çakal, Kıbrıs Türk toplumunda artık bunu göremediğini ifade ederek, “İnsan ayni grubun üyesi olmaktan doğan bu kapasiteyi, birlikten doğan bu gücü algılamadıklarında grup olarak kendimizi kurtarmamız mümkün degildir. “O zaman ben kendi çıkarlarımı koruyayım gerisi önemli degil” gibi bir düşünme tarzını benimsiyorlar” dedi. 

Tünelin ucunda karanlık bir uçurum var

Sosyal kimliğin yok olmasının beraberinde bir çeşit yalnızlık getirdiğini ve bunun da kimliksizlikten kaynaklandığının altını çizen Çakal, şunlar kaydetti: “Burada bizi çevremizdeki diğer bireylere bağlayan ortak etik değerlerin, bir inanç sisteminin yoksunluğundan kaynaklan -ne yazık ki ve özür dileyerek söylüyorum—kimsesizlikten yalnızlıktan kaynaklanan bir bireysellik söz konusu. Bu nedenle bu içinde bulunduğumuz süreçte bu ruh halinin olumlu sonuçlar doğuracak, bireyleri motive edecek bir ruh hali olmadığını düşünüyorum. Yani üzülerek söyleyeyim ki tünelin ucunda ışık degil karanlık bir uçurum görüyorum ben.”

MOBESE işe yaramaz

Son zamanların tartışma konusu olan ve Meclis’te oy birliği ile ülkemize getirilmesi kararı alınan MOBESE’lerle ilgili açıklamalarda da bulunan Çakal, bunun suçu önlemede her hangi bir faydası olmadığını söyledi. Çakal MOBESE meselesiyle ilgili şöyle konuştu: 

“Ben şahsen özellikle bizim gibi toplumsal dokusu bozulmuş, bireyler arası ve devlet birey arası güvenin yok olduğu, devletin ve liderliğin halkın gözünde meşruluğunu yitirdiği toplumlarda MOBESE’nin işe yarayacağını düşünmüyorum. Bir kere elimizde yani elimizde derken Dünya ve Avrupa genelinde MOBESE sistemlerinin suçla mücadelede başarılı olduğu yönünde net veri yoktur.”

İşte Hüseyin Çakal ile yaptığımız röportaj:

Son zamanlarda hem artan hem de şiddeti çoğalan adli olaylarla ilgili gözlemleriniz nelerdir? Gerek ekonomik kriz gerekse de toplumsal-bireysel çıkışsızlıkların bu olaylarda etkisi nedir?

Suç oranlarındaki artış aslında yeni bir şey degil. Sosyal medyanın hayatımızda giderek daha fazla yer almasıyla bu tip kriminal olaylar daha görünür hale geldi bence. Basında çıkan haberlere bakarak bile şiddet içeren suç oranlarında yıllardır astronomik bir artış söz konusu oldugunu rahatça görebiliriz. Örnegin 2010-2012 yıllarında şiddet içeren suçların artış oranı %27. Bu korkunç bir rakam. Neden derseniz  aşağı yukarı ayni dönemde Avrupa genelinde suç oranı ortalama %13 azalma kaydetmiş. Tabii burda bu düşüsün nedenleri üzerinde kesin bir yargıya varmak çok zor. Bunun icin daha güncel bir örnek olan İngiltere’ye bakalım. 

İngiltere’de 2016-2017 şiddet içeren suçlar %18 oranında artmış. Uzmanlar, ki bunlar kriminologlar ve suç sosyologlarıdır, bu artışın nedenini iki olguya bağlıyorlar. Birincisi nüfus başına düşen polis ve polis yardimcisi oranlarındaki düşme. 2007-2017 arasındaki 10 yıllık dönemde genel polis sayısında %27 oranında bir azalma var. Bu oran metropollerde %60 çıkıyor. Bakin arada çok belirgin bir paralellik var. Peki Kıbrıs’ta durum nedir? Bunu sorgulamak icin Kuzey Kıbrıs’ın nüfusunu ve toplam polis sayısını bilmek gerekir ki bu konuda çok sağlıklı bilgilere ulaşabileceğimize inanmıyorum. DPÖ verilerine baktığımızda 2016’da toplam polis gücü 1816. 2011 nüfus sayımı sonuçlarına göre 286 bin kisiyiz yani 100 bin insan başına düşen polis sayısı 605. Bu rakam bayağı yüksek bir rakam. Neden dersen Avrupa Birliği üye ülkelerde 100 bin başına düşen polis sayısı 586 ile Güney Kıbrıs. Demek istediğim eğer rakamlar doğruysa demek ki polis sayımız az degil. Rakamlar doğru degilse orasını bilemem. 

İşin sosyal yanına bakıldığında -ki benim esas vurgulamak istediğim de budur- çok daha vahim bir durumla karsı karşıyayız. Suçun aşırı derecede artması, infial yaratan olayların çoğalması, Devlet ve birey arasındaki güven bunalımı, ki bunların örneklerini son birkaç yılda fazlasıyla yaşadık, su anda toplumun yogun bir buhran içerisinde olduğu yönünde. 

Bir toplumun buhran icinde olmasının semptomları nedir peki? Bireylerin refah düzeyinin sürekli azaldığı, gelir eşitsizliğinin arttığı, sosyal sermayenin yani toplumun sağlıklı bir sekilde fonksiyonlarını yerine getirmesi icin gereken insan ve insan-kurum/devlet kurunları arasında olan iliskiler yumağının sürekli azalması ve yok olması demektir.  Var mi bizde bu semptomlar? Fazlasıyla! Yani bugun Kuzey Kıbrıs’da sosyal dokuyu oluşturan karşılıklı güvenin ve ahlaki degerlerin yok olduğu bir noktadayız. Bunun üstüne bir de yasama yürütme ve yargı kurumlarının meşruluğunu, yani doğruluğunu, ve yasallığını yitirdiği konusunda ciddi kaygılar var halk arasında. Devletin TL’nin deger kaybı bahane edilerek yapılan aşırı fiyat artışlarına müdaheledeki yetersizliği, Afrika gazetesine yapılan saldırıya yaklaşımı ve bunun sonucunda Yüksek Mahkeme yargıçlarından Sn Tacan Reynar’ın istifası, bir milletvekilinin kendi güvenliğini beyzbol sopası ile sağladığını sosyal medyada beyan etmesi… Görev ve sorunlulukları belli olan bir sivil yönetim kurumunda çalışanların o kurumun başındaki yönetici tarafında bir gazetemizin yağmalanması ve gazetecilerin linç edilme girişimine yönlendirilmesi. Halkin demokratik gücünü sembolize eden Meclis’e yönelik saldırılar ve son yıllarda gittikçe artan polis şiddeti… Müthiş bir karmaşa söz konusu. Bu karmaşa içinde insanlar sosyal hayati düzenleyen normların, inandıkları içinde yaşadıkları sosyal düzenin yıkıldığını görüyorlar. Bunun birey uzerindeki etkisi müthiştir. Yani su anda ebeveynleri tarafından ihmal edilmiş, hatta kötü davranılmış bir çocuğun ruh halindeyiz. Hiç kimsenin böyle bir yıkıma uzun sure dayanamayacağını düşünüyorum. 

Bireylerde gittikçe artan bir öfkeni de var olduğunu gözlemliyorum. Özellikle krizle birlikte açığa çıkan fakat bir hedefi, bir yönü olmayan öfke. Bu öfke nelere yol açabilir? Salt yıkıcı olmak zorunda mı yoksa yaratıcı bir potansiyele de dönüşebilir mi?

Evet doğrudur öfke artıyor, bağırıyoruz, çağırıyoruz ama bu bağırıp çağırmanın hemen hepsi sosyal medyada. Hasan, şöyle söyleyeyim: İnsanları bir arada tutan, onların birlikte hareket etmesini saglayan sosyal kimliktir. Yani birey olarak kendimizi ait hissettiğimiz gruplar bazında tanımlama gibi evrimsel bir özelliğimiz var. ‘Ben Kıbrıslıyım’, ‘Ben Fenerbahceliyim’, ‘ben psikologum’ gibi. Bu gruplara karşı olan aidiyet algımız bize yalnız olmadığımızı gösterir, buna bağlı olarak da eğer birlikte hareket edersek çevremizdeki koşulları değiştirebiliriz, kendimizce daha adil daha iyi daha olumlu bir düzeni getirebileceğimizi düşünürüz. Ben Kıbrıs Turk toplumunda onu göremiyorum. Kendimizi net olarak tanımladığımızı söyleyebilir misin sen bana? Bence söyleyemezsin. İnsan ayni grubun üyesi olmaktan doğan bu kapasiteyi, birlikten doğan bu gücü algılamadıklarında grup olarak kendimizi kurtarmamız mümkün degildir. “O zaman ben kendi çıkarlarımı koruyayım gerisi önemli degil” gibi bir düşünme tarzını benimsiyorlar. 

Yalnız dikkatini çekerim burada klasik Kapitalist bireysellikten bahsetmiyorum. Burada bizi çevremizdeki diğer bireylere bağlayan ortak etik değerlerin, bir inanç sisteminin yoksunluğundan kaynaklan -ne yazık ki ve özür dileyerek söylüyorum—kimsesizlikten yalnızlıktan kaynaklanan bir bireysellik söz konusu. Bu nedenle bu içinde bulunduğumuz süreçte bu ruh halinin olumlu sonuçlar doğuracak, bireyleri motive edecek bir ruh hali olmadığını düşünüyorum. Yani üzülerek söyleyeyim ki tünelin ucunda ışık degil karanlık bir uçurum görüyorum ben.  

Bahsettiğiniz yalnızlık durumunu biraz açar mısınız? Nasıl bir yalnızlıktan bahsediyorsunuz?

Tabii ki. 2010 yılından beri aralarında psikologlar, siyaset bilimcileri bulunan bilim insanları  ile Kıbrıs’ta iki toplumlu bilimsel çalışmalar yapıyoruz ve ne gorduk bilir misin Kıbrıslı Türkler’in kendilerini tanımlamaları sürekli değişiyor.  Bir toplumun kendini nasıl tanımladığı çok elastik bir şey olmaması gerekir. Mesela hemen hemen her araştırmada sorduğumuz bir soru var “Kendini önce Kıbrıslı sonra Türk veya Rum olarak tanımlarım.”  Rumlarda evet katılıyorum diyenlerin oranı her araştırmada da ortalama %44 çıkıyor. Kıbrıslı Türklere baktığımızda çok ilginç bir durumla karşı karşıyayız. 2007’de katılımcıların yalnızca %12 buna katılıyorum derken bu oran 2010’da %20’ye 2017’de ise %37’ye çıkmış. Bunu rakamları farklı şekillerde yorumlayabilirsin. Bana göre bu rakamlar çok açık, biz kendimizi tanımlayamıyoruz, yani kafamız karışık. Bundan kaynaklan bir yalnızlık bu yalnızlık. Önceleri kendimizi daha çok Türk olarak tanımlarken şimdi ise Kıbrıslı olarak tanımlıyoruz. Yani daha basit bir anlatım şekli ise önceleri kendimizi daha çok Türk veya Kıbrıslı olarak algıladığımız bireylere objelere kültürel degerlere yakın bulurken, bu yakınlık 10 senede değişti. Bak bu tip sosyal toplumsal seviyede kimlik kaymaları çok yavaş gerceklesen degisikliklikler, kendimizi artık Kıbrıslı bireylere ve objelere yakin görüyoruz. Çünkü sosyal kimliğin anlamı budur, insan kendini hangi grubun degerlerine, normlarına inanış ve yasam tarzına yakin bulursa o sekilde tanımlar. Toplumsal seviyede bir yalnızlık benim kastettiğim. Yani hiçbir gruba hiçbir kültüre ait hissedememe. Bu boşluğu “Kıbrıslı” olan her şeye gösterdiğimiz artan ilgiden de anlayabilirsin. Ve bununla birlikte gelen bir itilmişlik, katılmışlık algısı var. Her ne kadar kendimize itiraf edemesek de. Kim itiyor kakıyor bizi, orası çok daha uzun tartışılması gereken bir konu onun icin burada durayım.

Toplumsal ve bireysel olarak içinde bulunduğumuz koşulların değişmemesi durumunda nereye doğru evrileceğiz? Sizin ön görünüz nedir?

Az önce söylediğim gibi şu anda zaten geldigimiz durum ortada. Sosyal medya en büyük boşalma, tepkimizi gösterme mecrası ve işin ilginç yanı topyekun bir sahiplenme olmadıkça ben bugünkü koşulların değişeceğine inanmıyorum. Bir iki bir şeyler yazıyoruz. Facebook’da bir iki paylaşım yapılıyor o kadar. Klavye aktivisti olduk. Bunu açıklayan bir terim var aslında, son birkaç yılda türeyen bir terim, slaktivisim! Yani anlamsal olarak çevirdiğimizde klavye aktivistliği. Peki neden? Bak insan güruh ve kitle/grup arasındaki ki en büyük fark nedir, en azından bir sosyal psikolog olarak bana göre, güruh dediğimiz bir araya gelmiş insanlardan oluşur ama bu birliktelik hasbelkader fiziksel bir birlikteliktir. Yani bu insanları biraraya getiren onları psikolojik olarak birbirine bağlayan ortak degerler, etik kurallar, inançlar, davranış bicimleri yoktur. Grup ise bunun tam tersi. Sen Galatasaraylıysan Galatasaraylısın, yani dünyanın diğer ucuna senden başka Galatasaraylı olmayan bir yere de gitsen bu değişmez. Neden çünkü seni Galatasaraylı yapan inandığın, sempati duyduğun şeyler var bunlar sen nereye gidersen git değişmez. 

Biz iste tam da bu nedenle bir güruh kitle gibi hareket ediyoruz. Yani bak yukarda saydığım olaylar ne kadar sembolik ne kadar korkunç. Bizi iliğimize kadar titreten olaylar ve biz bu konuda pek bir şey yaptığımızı, yapmaya niyetli oldugumuzu göremiyorum açıkcası. Nereye evrileceğiz diye soruyorsun bence kaygan bir zeminde gidiyoruz ve nerde duracağımızı kestirmek güç.

 

Suçların artmasıyla birlikte güvenlik odaklı kaygılar ve güvenlikçi iktidar aygıtlarının hayata geçirildiğini de görmekteyiz. MOBESE bunların en yeni örneği. Güvenlik ve denetim toplumu uygulamalarıyla suçun önüne geçilebilir mi? Siz MOBESE gibi denetimci teknolojilerin hayatımızda yer ediniyor oluşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Panoptikon kavramını bilirsin herhalde, 18. yy’da ingiliz filozof Jeremy Bentham tarafından düşünülmüş bir kavramsal kontrol modelidir.  Fiziki boyutta düşünürsek kusursuz bir daire şeklinde inşa edilmiş bir ve ortasında içinde kim olduğu görünmeyen bir kuleden oluşur. Bu gözetleyeni görünmez kılarak onun gücünü arttırma ve gözetlenenin kendi kendine kontrol edilmesini saglayan bir prensiptir, sembolik anlamda. Hapishane modelidir. Hücrelerin hepsi çemberin iç avlusundaki kuleye bakar, bütün hücreler o kuleyi görür fakat kulenin içinde bir muhafız var mi yok mu bilemedikleri icin bir türlü hücrelerinden çımayı göze alamazlar. Bu gözetleyeni görünmez hale getirerek gözetlenene korku salma ve kendi kendisini kontrol etmesini sağlar. Peki çözüm mü? Degil! Bunu hayatin her evresini, kamunun her santimetrekaresine yerleştireceksin ki tam kontrol olsun. Şu ana kadar bu şekilde suçu önleyen bir toplum bilmiyorum. Bunun çok distopik bir versiyonunu Çin simdi deniyor. Bu sisteme göre bireyler sürekli gözetleniyor ve hareketlerine göre puan alıyorlar. Belli puana ulasan vatandaşlar kredi alırken, is ararken, veya yurtdışına çıkarken öncelik sahibi oluyorlar. Çinin belli kentlerinde bu sistem deneniyor. Biz de ona doğru gidiyoruz. Gerçi o noktaya varır mıyız, varmaz mıyız bilemem ama ben şahsen özellikle bizim gibi toplumsal dokusu bozulmuş, bireyler arası ve devlet birey arası güvenin yok olduğu, devletin ve liderliğin halkin gözünde meşruluğunu yitirdiği toplumlarda MOBESE’nin işe yarayacağını düşünmüyorum. Bir kere elimizde yani elimizde derken Dünya ve Avrupa genelinde MOBESE sistemlerinin suçla mücadelede başarılı olduğu yönünde net veri yok.  

Son zamanlarda Dünya’da “kaygı toplumu, endişe toplumu, korku toplumu, güvelik toplumu veya şeffaflık toplumu” gibi pek çok kavram ile toplumsal durumları nitelemeye ve açıklamaya çalışan akımlar var. Belki herhangi bir kavram mutlak olarak bir toplumu tanımlamaya yetersiz kalabilir, yanıltıcı da olabilir. Fakat siz bir sosyal psikolog olarak Kıbrıslı Türk toplumunu nasıl bir toplum olarak tanımlarsınız?  Mesela “marazi toplum” olarak tanımlayanlar var. Ben açıkçası biraz daha değişik bir tanımı “şizofreni toplumu”nu veya “toplumsal şizofreni”yi  kullanmayı tercih ediyorum.  

Klinik bir terim sizofren.. nedir belirtileri? Asilsiz inanclar, gaipten sesler duyma, duygusal ifadesizlik, sosyal çevreden kopup içine kapanma, isteksizlik. Ben toplumun durumunu biraz daha farklı görüyorum. Sanki biraz daha karmaşık bir toplum yapısı var bir kere. Toplumsal seviyede güven gitmiş. Hem bireysel hem de kurumsal bazda. Bakıyorsun karşıda kafede oturan adam sana göre şüpheli biri, korkuyorsun ve polisi çağırıyorsun. Vatandaşlarını, toplumsal degerleri fiziksel ve sosyal güvenliğini saglayamayan bir devlet söz konusu. İkincisi sürekli değişen bir ekonomi söz konusu. Yani birlikte hareket etmekten umudunu keşmişsin, kendimi, ailemi kurtarayım diyorsun. Bir sabah uyanıyorsun ve cebindeki paranin degeri yarı yarıya azalmış. Bu da senin yaşamını, alışageldiğin yasam tarzında, alışkanlıklarında ciddi degisiklikler yapmani gerektiriyor. Her ne kadar da her gün düşünmesen de yasam tarzının, hayatini düzenleyen degerlerin yukarıda bahsettigimiz gibi giderek tehdit edildiğini algılıyorsun. Gidecek bir yerin yok. İste tam bu noktada hem şaşırıyorsun hem de şaşırmıyorsun. 

Bu saydığımız şartlar normal bir toplumda sosyal patlamaya yol acacak şartlardır. Bu olmuyor Kuzey Kıbrıs’ta, çok şaşırıyorum. Öte yandan küçük bir toplum olmanın getirdiği bazı olumlu olgular var. Gidiyorsun ailenle yakin çevrenle sosyal iliskilerin var, sohbet ediyorsun yemek yiyorsun bir şeyler yapıyorsun. Deyim yerindeyse “beytambal galsın” diyorsun işte, o anda olsa belki hayatini kökünden değiştirecek olan o sosyal patlama olmuyor, ayni döngü yeniden başlıyor. Bu noktada artık şaşırmıyorsun. Bir örnek vereyim, Ermenistan bize gündem olarak çok uzak bir ülke. Hayat tarzları veya politik yaşamları gündemleri üzerine çok fazla bilgimiz yok. Nisan ayında çok başarılı bir kadife devrim yaptılar. Üc dönemdir iktidarda olan Sargsyan Partisi, nerdeyse ölene kadar başta kalabilmesini saglayabilecek yasal degisiklikler yaptı. Bunun üzerine halk ne yaptı dersin? Önce küçük gruplar halinde meydanlarda toplanmaya başladılar, bir gün, iki gün degil her gün pankart açtılar, seslerini duyurdular. Sonra bu gruplar eski bir gazeteci olan Pashinyan önderliğinde birleşmeye çoğalmaya başladılar ve hükümet geri adım atmak zorunda kaldı. Yasa degisiklikleri geri çekildi ve secimlere gidildi. İkinci turda Pashinyan Basbakan secildi. Butun bu süreçte bir kisinin bile burnu kanamadı. Açın bakin Kadife devrim olarak nitelendiriyor siyaset bilimcileri bunu. Şu anda bir iki sosyal psikolog arkadasla çalışma başlattık, anlamaya çalışıyoruz, bu insanları sokağa döken, motive eden olduları. Bize göre o meydanlarda toplanmaya baslayan insanların çıkış noktası “bu degisiklik ben ve benim gibi bireylerin yasam alanını tehdit ediyor. Ve eminim benim gibi olan herkes ayni şeyi yapardı ve yapacak” düşüncesi. Su anda elimizde daha veri yok ama beklentimiz bu yönde. 

Uzun lafın kısası Kuzey Kıbrıs’ta böyle bir dinamik yok, neden? Bana göre birkaç sebebi var ama onu da istersen başka bir söyleşiye bırakalım.

Bir anlam boşluğu veya yokluğundan da bahsedebiliriz aslında. İnsanlar kapalı bir toplumda, kendi kimliklerini veya bireyselleşme süreçlerini araba, ev ve son zamanlarda bedenlerini geliştirme üzeriden kurmaya çalışıyorlar. Aslında burada bir tür tüketim odaklı yaşama ve fetişizm var. Bu anlam boşluğunu aşmanın yolu nereden geçer? 

Daha önce değindik bu konuya aslında, bir kere bizi birbirimize bağlayan ortak degerlerimiz yok. Toplumda birbirimize karşı olan sorumluluklarımızı ve davranışlarımızı belirleyen adına sosyal ve ahlaki normlar dediğimiz olgular gittikçe hızlanan  bir erozyon içerisinde. Kuzey Kıbrıs’ta bu degerlerin yasal dayanağı olan sürdürülmesini saglamaktan yükümlü kurumları, yani devletin bu sorumluluğunu yerine getirmediğini görüyoruz. 

Kişisel yasam alanlarımızın gittikçe artan bir sekilde tehdit edildiğini algılıyoruz. Güven yok olmuş. Böyle bir durumda çıkış yolu olarak gördüğümüz tek şey yakin çevremizle bir araya gelme hoş vakit geçirme, sıkıntılarımızı, sevinçlerimizi paylaşma. İnsanın kendini pozitif hissetme ihtiyacı doğasında var. Sürekli bunun yollarını arıyoruz. Bir sekilde kendimizi cevremizdekilerden pozitif olarak ayıran olgular arayışına giriyoruz. Bu sırasına göre bir araba oluyor, ev oluyor, farklı bir tatil oluyor veya senin dediğin gibi bedenimizi geliştirme oluyor. Normal şartlarda bunda bir problem görmüyorum ben. Bana göre sorun bunları hemen simdi istiyoruz ve beklemeye tahammülümüz yok. Bir şekilde hemen daha yüksek bir refah seviyesi, daha fazla eğlence, daha kaslı bir beden istiyoruz.