Yeni bir yaşam mümkün mü? – Hasan Yıkıcı

Kendimize evler inşa ediyoruz veya satın alıyoruz. İçinde yaşadığımız yapıların temiz, huzurlu ve düzenli olmasını istiyoruz. Hatta ekonomik durumu ortalamanın üzerinde olan insanlar bahçeli-havuzlu evleri ve bunun sağladığı lüksü de talep eder. Bu kutuların içinde herkes mutlu bir yaşam düşü kurar. Bununla birlikte herkesin kendisine ait olduğu bir de iktidar alanı. Evler bir yandan barınma ihtiyacını, iyi bir hayat arzusunu veya lüks arzusunu karşılarken diğer yandan da bir çeşit içerisi dışarısı ayrımı yaratmaktadır. Dışasına hakim olamayız fakat içerisinde hakim ve egemensinizdir. Bir anlamda izole alanlar olarak evler dışarısı ile aramıza sınır koyan, yaşamı bu alanlar içerisinde yoğunlaştıran yapılar olarak da işlev görürler. Böyle olduğunda kişi evinin, bahçesinin veya havuzunun temizliği ve düzeni için kaygı duyarken, evinin çevresi, kapısının önü veya mahallesi için herhangi bir kaygı duymaz. İçerisi, dışarısına baskın gelir. Yaşam bütünlüğünden koparılır. İnsanın iyi hayat arzusu yalıtık yapılara hapsedilirken, çevresi sadece tüketilecek nesneler olarak algılanır. Bugün kentlerin mahallelerinde yapacağınız kısa yürüyüşlerde karşınıza çıkacak görüntü tam böyle bir görüntüdür. Temiz, lüks ve gösterişli evlerin etrafının kapsayan pis, karmakarışık ve bakımsız alanlar. Ve onlardan gelecek olan tehditi bertaraf edecek-önleyecek çeşitli seviyelerde güvenlik sistemleri. Örneğin olası bir hırsız evin güvenliğini tehdit ederken, evin civarındaki bir kedi veya sokak köpeği de evin sağladığı iktidar alanının dışında dolandığında huzur bozan, kirlik yaratan daha düşük seviyede bir parazite dönüşebilir. Bugün evlerimizde kedi veya köpek beslerken, evin dışındaki yani sahiplik ilişkisi kurmadığımız sokak hayvanlarıyla nasıl bir ilişki kurduğumuzu söylemeye gerek yok. Hayat içerisi ve dışarısı olarak ikiye bölünmüştür.

Bu gibi örnekleri çeşitlendirebiliriz. Mesela hayvanlara yaklaşımımız söz konusu olduğunda hayvan hakları savunucuları da dahil olmak üzere kedi-köpek vb hayvanların yaşam hakkı üzerinde dururken, kedi-köpek vb hayvanların dışındaki hayvanların yaşam hakkı üzerinden hassasiyet geliştirmemektedir. Doğanın tahrip olduğundan, kuraklıktan ve susuzluktan dert yakınan ‘hak’ örgütlerinden bireylere kadar kuraklık, susuzluk ve hayvanların yaşam hakkının ellerinden alındığı, hayvanların bir sektör haline getirildiği hayvancılık sektörünü sorunsallaştırmamaktadır. Kedi ve köpeklerin haklarını savunurken, sofralarımıza gelen ölü hayvanların kısa bir süre öncesine kadar yaşayan, acı çeken, mutlu olan, nefes alan canlılar olduğunu düşünmek istemiyoruz. Bir nevi normalleştirilmiş egemen formlar ile yüzleşebilme cüretini göstermiyoruz. Hal böyle olunca hak savunuculuğa da sadece ana akım ve egemen normlar tarafından kabul gören alanlarda bir savunuculuğa varıyor. Ev örneğinde gördüğümüz gibi burada da yaşama dair bütünlüklü bir yaklaşım ve kavrayış söz konusu değil. Hayvanlar sevilecek, beslenecek ve tüketilecek varlıklar olarak yaşamdan kopartılmış, bütünlüğünden ayrıştırılmıştır.

Tüm bu ilişki biçimlerinde merkez yaşam, yeryüzü veya gaiaya değildir. Merkez insandır. Ve çevresindeki her şey onun çeşitli ihtiyaçlarına ve iktidar olma-olamama ilişkilerine bağlı olarak şekillendirilmektedir. Çevre merkeze tabii olmuştur, nesneleşmiştir.

Daha geniş ölçekli bir diğer örnek de yaşadığımız ekonomik sistemle, yani kapitalizmle ilgili bir örnek olsun. Gerçi yukarıda saydığımız örnekler de kapitalizmden ayrı örnekler değil. Hatta sistem tarafından teşvik edilen, teşvik edildikçe de sistemi besleyen, güçlendiren örnekler. Bu anlamda da sistem dediğimiz makine, davranışlarımızın, alışkanlılarımızın veya yaşam biçimlerimizin üzerinde, onların dışında aşkın bir yerde konumlanmış değil. Tam tersi bizzat bu davranışlarımıza sirayet etmiş, alışkanlıklarımızda, gündelik yaşantılarımızda hatta biz aksini sansak da çoğu zaman özgür irademizle verdiğimizi sandığımız kararlardadır. Dolayısıyla kapitalizmin rekabetçi, bireyci, insan merkezci ve sömürüyü-tahakkümü meşrulaştıran hatta teşvik eden yapısı doğaya yaklaşımımızı, doğayı algılamamızı da etkilemekte hatta belirlemektedir. Kapitalizmden önce de, özellikle tek tanrılı dinlerin doğması ve gelişmesiyle birlikte insan ile doğa ayrışması vücut bulmaya başlamıştı. Fakat kapitalizmle birlikte bu ayrışma hem felsefe düzeyinde insanın merkezi yerinin kurumsallaşmasıyla beraber hem de ekonomik ve ahlaki bağlamda çevrenin insanların kullanımı için var olduğu düşüncesinin güçlenmesiyle birlikte doğa üzerinde kanıksanmış bir tahakküm oluştu. Bu tahakküm hem devletler, büyük şirketler, endüstrileşme ve teknolojik gelişmelerle makro ölçekte hem de insanların hayat tarzları ve alışkanlıklarıyla birlikte mikro ölçekte hayat buldu. Bu hayat bulma bir yandan modernizmin acımasız ve renksiz, devasa makinelerinin, iktidarlarının ve yaşam biçimlerinin oluşmasını sağlarken diğer yandan korkunç bir ekolojik yıkımı da yaratıyordu.

Uygarlık, kendi yıkıntıları içinden yükseliyordu. Yükseldik sonra da yeryüzü ile bağlarını koparıyor, gezegeni sonsuzca sömürülecek ve üzerinde tahakküm kurulacak bir nesne olarak algılanmasını sağlıyordu. Nitekim uygar insan da doğa ile ilişkisini bir tahakküm ve sömürü ilişkisi olarak sürdürmektedir. Tüm mesele de başkasıyla veya ötekiyle kurduğumuz ilişki veya ilişkisizlikte vücut bulmakta.

*

‘Çevre’ –ben buna ekoloji demeyi tercih ederim- meselelerini tartışırken, sorunları, stratejileri ve çözümleri bütünlüğünden koparmadan tartışmak veya tartışmayı ve “yöntemi” bütünlüklü bir alana yöneltmek, hayatı bölüp parçalarına ayıran tahakküm yapılarına karşı tutarlı bir bağlam olacaktır.

Kendisini çevre örgütü olarak tanımlayan dernek-hareketler tüm enerjilerini projeler yapmaya harcamaktadırlar. Bu belli bir farkındalık yaratsa da ne iktidar ilişkilerine müdahale etme anlamında ne de yeni toplumsal ilişkiler örme anlamında bir fayda sağlamamaktadır. Bir nevi bir sektör haline gelen proje odaklı üretimlerle verili iktidar ilişkilerinin devamını dahi güçlendirebilmektedir. Öte yandan radikal örgütler eylemliliklerini protesto hareketleri ile sınırlayarak, bunun ötesinde dönüştürücü ve inşa edici bir ilişki biçimi geliştirmeye yönelik stratejiler benimsememektedirler. Protesto, yeri geldiğinde çok anlamlı bir çıkış ve sistemin maskesini düşürücü bir taktik olmakla birlikte, salt protesto ile sınırlı hareketler günün sonunda sonuç alıcı olmamaya başlar ve kendi içinde gelişen bir moralsizliği de besler. Ekoloji meselelerine dair bir diğer yöntem de etik vurgusu güçlü olan bir yaşam tarzı mücadelesidir. Bu doğaya yönelik duyarlılığın ve bütünleşmenin bir unsuru olarak, daha çok bisiklet kullanmak, yürümek, beslenme alışkanlıklarında dönüşüm, kendin yap mantığı ile tüketim odaklı yaşamdan uzaklaşma gibi hayatın içindeki tercih ve alışkanlıkların değiştirilmesi-dönüştürülmesi yönünde etik bir tutum olarak da anlaşılabilir. Böyle bir mücadele tarzı arzu edilen yeni bir toplumun altyapınsın ve ‘nasıl olması gerekir’ sorusunun bir cevabı olarak yarını bugünden kurmanın anlamlı bir çabası olabilir. Fakat öte yandan toplumdaki iktisadi ve siyasal güç ilişkilerini ve iktidar mekanizmalarını hedef almadığı oranda da bir nevi vicdan rahatlatıcı bir motivasyonun ötesine geçemez. Hatta bir çeşit din haline de varabilir. Bisiklet sürebiliriz, vegan olabiliriz fakat doğa ve hayvanlar üzerinde tahakküm kuran ilişkileri sorunsallaştırmadığımız ve onlara yönelik bir mücadele örmediğimiz sürece bisiklet sürmenin de vegan olanın da dönüştürücü bir etkisi olmaz ya da çok kısıtlı olur.

Bu her üç örnekte de kimliğe indirgenmiş mücadele biçimlerinin toplumu dönüştürmenin, yeni bir hayat kurmanın bütünsel çabasından yabancılaşan tercihler ve çabalar olduğu sonucu çıkartabiliriz.

Dolayısıyla eğer bir ekoloji mücadelesinden bahsedecek olursak kuşkusuz bu bütünlüklü bir mücadele olmak durumundadır. Bu da sadece projeler yapmak, sadece protesto eylemleri düzenlemek veya sadece doğayla uyumlu yaşama çabasında bulunmakla değil, -elbette bunlardan vazgeçmeyerek- fakat yeni bir hayatı toplumsal içerisinde yeni ve kurucu sosyal ilişkiler kurarak, yeni ve alternatif kurumlar inşa ederek, katılıcı ve özyönetim odaklı yeni bir toplum yapısını bugünden kurmaya başlayarak gelişebiliriz.

*

Yaşadığımız ve yarattığımız uygarlık ve uygar-oluşlar artık sadece insanları değil aynı zamanda gezegenimizi de tehlikeye atmaktadır. Antroposen olarak isimlendirilen ve dünyadaki bio-çeşitliliğin hızlı bir şekilde tükendiği, iklim değişiminin neredeyse önlenemez bir hal aldığı ve gezegenimizdeki ekolojik krizin hızla geliştiği bu “yeni insan döneminde”, bir yandan alışkanlıklarımız ve varoluş tercihlerimizle yüzleşip yeni bir hayatın tohumlarını tam da şimdiden atmaya başlarken diğer yandan da kapitalizm ve onun rekabete dayalı, hiyerarşik ve tahakkümcü düzenine karşı da mücadele bayrağını açmamız gerekecektir. Sadece yaşam tarzlarımızı ‘yeşillendirerek’ ekolojik krize, uygarlık krizine karşı mücadele edemeyiz. Sadece kapitalizme karşı mücadele ederek de kapitalizmin yaratığı değerleri ve iktidar biçimlerini alt edemeyiz. Mesele tüm bunları da kapsayan ve ayrıca insanın öznelliğini, anlamlılığını ve varoluş problemini de barındıran ontolojik bir meseledir. Ve bu ontolojik meselede ekolojiyi yani yeryüzünü dışarıda bırakarak yeni bir yön oluşturamayız. Dolayısıyla en küçük ölçeklerden başlayarak iktidar ilişkilerini dönüştürmeli, aşındırmalı ve yıkmalıyız. Bunu yaparken de modern insan kalıplarıyla da mücadeleye girişmeliyiz. Kapitalizme karşı mücadele ederken de yeni değerlerin ve yaşanabilir bir toplumun pratiklerini şimdiden yaşadığımız mekanlarda ve sosyal ilişkilerde tanımlamaya ve uygulamaya koyulmalıyız.

Artık yaşadığımız uygarlığı sonuna geldik veya uygarlık yaşadığımız gezegeni sonuna getirdi. Yeni bir yaşamı, insan merkezli olmayan, hayvan sömürüsünün son bulduğu, doğa üzerinde tahakkümün son bulduğu, öz yönetim odaklı ve doğrudan demokrasinin olduğu bir toplumu ve yaşam biçimini oluşturmak için bugünden harekete geçmemiz gerekiyor. Yaşadığımız her alanda yeni bir toplumu inşa etmeliyiz. Ve bunu yaparken de kendimizi yeniden var etmeliyiz. Bir nevi yaşamı tekrar keşfetmeli ve yeryüzüne sahip çıkmalıyız.