Kriz, Yağma ya da Mağusa – Emre Akbil

Yıllardır yaşanan kentsel yağmaya tanıklık eden Mağusalılar emirnameye sımsıkı sarıldılar. Limitsiz yükselme ve genişleme ile gelen sorunları uzunca bir süredir yaşamaya başlayan kentliler en küçük bir sınırlamanın kent için bir rahatlama olacağı düşüncesinde. Diğer yandan Mağusa bugün inşaat sermayesinin en güçlü kalesi durumunda. Müteahhitler birliğinin söylemlerinden kent üzerinde kurdukları mutlak iktidarı paylaşmak niyetinde olmadıkları ve emirnamenin 19 Kasımda sunulan taslak hali ile 10 Aralık’ta yürürlüğe giren hali arasındaki büyük farkın sebeplerinden birinin Müteahhitler Birliğinin kapalı kapılar ardında yaptığı müzakereler olduğu anlaşılıyor. Kimi çevreler tarafından, tüm geri adımlara rağmen, emirname sermayenin bölge üzerindeki mutlak iktidarına sembolik bir darbe indirmiş gibi algılanıyor. Peki son yapılan değişiklikler ile uygulamada yaptırım gücü neredeyse olmayan bir metin olarak emirname neden bir iktidar savaşı alanına dönüşmüş durumda? 

Kriz yaratarak varlığını sürdüren, kentsel rantı krizler ile tetikleyen, krizler ile şişen Oedipusçu arzuları yöneterek iktidar alanını genişleten sermaye, ekolojist ve toplumcu dili de araklama becerisini sergilemekten geri durmuyor. Kendini toplum ile özdeş olarak konumlandıracak kadar ileri gidebiliyor. Ekoloji, demokrasi, katılımcılık gibi tüm söylem alanlarını da işgal edecek şekilde sembolik çerçevesini genişleten sermaye kendi oyun alanı dışına açılan tüm kapıları tutma çabasında. Ancak doğal eşiklerin kendini hatırlattığı sel felaketi bu kapıları yeniden açmışa benziyor. Doğa ve kent müşterekleri etrafında yeni birliktelikler, yeni mücadele hatları beliriyor. Bu hatlar tabandan yükselen anti-oedipusçu arzuları örgütlüyor. Bugün Mağusa yeni bir arzu üretimi alanı olarak yeniden doğuyor: müşterekçi, toplumcu, ekolojist, çoğulcu, sömürüsüz, askersiz ve sınırlar ötesi bir Kıbrıs için bu mücadeleye ortak olma zamanıdır.

Bu arzular, bu hatlar henüz ortak bir dil ile bezeli değildir. Kent mücadeleleri için ortak zemin arayışı sürmektedir. Bu doğrultuda emirname tutunulacak bir dal gibi görülüyor. Ancak sermayenin tanımladığı iktidar kavgasının nesnesi olarak emirname oldukça kaygan bir zemindir. Unutulmamalıdır ki emirnameler de kriz düzeninin ve anomalilerin bir tezahürüdür. Emirname, buyruk ya da ferman anlamına gelen olağandışı bir planlama aracıdır. 1989 yılında yasa ile oluşturulan planlama makamı ve bağlı bulunduğu siyasi otoritenin yasayı takiben oluşabilecek krizleri yönetebilmesi için öngörülen bir araç olarak 25 yıl önce işlevini yitirmiş olması beklenirdi. Ana görevi planlama olan dairenin kadrosu kentsel rant paylaşımının öne çıktığı planlama onayı birimi ile şişirildiğinden, imar planlarını yürütmesi beklenen dar kadro (2017 faaliyet raporuna göre 6 kalıcı 7 geçici çalışanı ile) 7-10 arası farklı plan metni ve bölgesi içinde adeta boğularak emirnamelere sarıldı. Olağandışı bir kentsel kriz yönetim aracı olan emirnameler neredeyse imar ve kentleşme ile eşanlamlı olacak şekilde olağanlaştı. Yasanın çıktığı günden itibaren görev almış siyasi irade ve planlama makamı yetkilileri, sorumluluklarında olan imar planlarını yönetecek yapıyı oluşturmuş olsalardı bugün oluşan kentsel krizler, yağma ve sel ile gelen yıkımı konuşmak durumunda olmazdık. 29 senelik kısa şehircilik tarihimiz göstermiştir ki kendini mağdur olarak konumlandıran planlama makamı da siyaset ve sermayenin kuşatmasına boyun eğerek çarpık kentleşmenin sadece yasal değil yapısal sorumlularındandır. Sivil toplum örgütleri için siyasi irade ve sermaye ile girift ilişkileri olan planlama makamının yanında sorgusuz sualsiz durmak bu açıdan sorunludur. 

Çok geriye gitmeden, sadece son emirname sürecinde yaşanan değişikliklere bakarak bu ilişkiler ağının ve siyasi iradenin nasıl işlediği anlaşılabilir. Emirnamedeki değişiklikler, tıpkı evini yıkıp döken bir ergenin tüm isteklerine boyun eğen, dahası onu ödüllendiren ebeveynlerin tavrına benzetilebilir. Bu tavizlerin sonrasında öfke krizine tutulan ergen çocuk tavırları da müteahhitler birliğinin son çıkışını andırıyor. Yürürlüğe giren emirnamede sahil şeridinde ve tarım arazilerinde yapılaşmanın devamı sağlanmış ve içeriğine bakılmaksızın vizeye verilen projeleri hak sahibi yapabilecek kazanılmış haklar ile ilgili 27B maddesi ile emirname pratikte yok sayılmıştır. Emirname son değişiklikler ile yaşanan kentsel yağmayı durdurmak bir yana yeni bir inşaat krizini tetikleyerek sermayenin iştahını kabartmıştır. Kentsel ranta yönelik projelendirme ve inşaat üretimi tarihçemize bakan her kimse Mağusa’nın önümüzdeki 3-5 yıl koca bir şantiye alanına dönüşeceğini öngörebilir. Kapsamı genişletilmiş ‘kazanılmış haklarını’ kaybetmek istemeyen sermaye sahipleri bu süreci sonuna kadar zorlayacaktır. Bu süreçte planlama onayı için Şehir Planlama Dairesine gelecek projeler çeşitli ilişki ağlarına ve hassas güç dengelerine göre biçimlenecektir. Eşitlik ve adalet duygusu yara alırken kentsel rant arzusu daha da serpilecektir. Hali hazırda ihtiyaç fazlası olan konutlara yenileri eklenmeye başladığında oluşacak arzda daralma sonrasında başlatılmış inşaatlar ekonomik kaybı azaltmak için yarım inşaatlar olarak terk edilecektir. Mağusa boş binaları ve şantiyeleri ile yabancısı olmadığı hayalet kent görünümüne bürünecektir. Kısacası, taslak emirnamede yapılan değişiklikler sonrası bölge bir kez daha inşaat sermayesinin oyun alanına dönüşmüştür. Dahası bu oyunun aktörleri Lefkoşa ve Girne’deki süreçlerden tecrübe kazanmıştır ve oyuna yön verecek ilişki ağları çoktan örülmüştür.

Ancak bu oyunu bozacak aktörler de vardır. Önemli olan bu aktörlerin alternatif ve çoğulcu bir karşı-iktidar olarak örgütlenebilmesidir. İnşaat sermayesinin yıllarca ördüğü ilişki ağlarına karşı farklı bir ağ yapılanması acil bir gerekliliktir. Ne var ki bu ilişkiler salt emirname savunması üzerinden gerçekleşmemeli, daha uzun soluklu bir arzu üretiminin parçası olarak kent savunmasına dönüşebilmelidir. Sahil ekosistemi, tarım arazileri, kent dokusunun sürdürülebilir gelişimi emirnamelerin ötesinde nasıl bir kent tahayyül ettiğimiz ile ilgilidir. Günün sonunda imar planları bile ‘nasıl bir kent?’ sorusuna cevap değildir. Planlama süreçleri planların kendisinden daha değerlidir. Bu süreçler kentlilerin ortak arzularını üretebilecekleri imkanları barındırır. Daha önce Lefkoşa ve Girne’de yaşanan planlama süreçleri tıpkı geçtiğimiz haftalarda emirnamenin biçim değiştirme serüveni gibi kapalı kapılar ardında geliştirilmiş, toplum süreçten yabancılaştırılmıştı. Katılımcılığı görüş almak olarak yorumlamak son yarım yüzyıl gelişen demokratik planlama araçlarından bihaber olmak anlamına gelir. Planlama, bir yandan ortak yurttaşlık duygusunun üretildiği diğer yandan ekonomik ve politik tüm süreçlerden yabancılaşma ile bireylerin sermaye ve siyasete araç olacak şekilde yozlaşabildiği farklı toplumsal ilişki biçimleri içinde yürütülebilir. Planlama süreçleri, kentin müştereklerini koruyacak örgütlenmeleri sağladığı ve ‘nasıl bir kent?’ sorusunu mahalli ölçeğe kadar taşıyarak toplum tabanına yayabildiği zaman kuşatıldığı iktidar pratiklerinden kurtulabilecektir. 

Yazar