Kriz ortamında aşk – İlke Gürdal

Yazar

İlke Gürdal

2 Haziran 1985 te doğdu. DAÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde lisans, Sussex Universitesi Cağdaş Avrupa Calışmaları üzerine yüksek lisans yaptı. DAÜ Uluslararası İlişkiler Doktora yapmaktadır. GAÜ' de Öğretim Görevlisidir.

Antonio Gramsci’nin ‘’Krizin sebebi eskinin çürüyüp yok olduğu, yeninin ise bir türlü ortaya çıkamadığı bir değersizleşme, bir çürüme dönemi yaşamamıza bağlıdır” sözü uzun zaman önce söylenmiş olsa da tarihin belli dönemlerinde kendini anlamlandırmaya devam etmekte. İçinde bulunduğumuz süreci ister ekonomik, ister siyasi isterseniz de toplumsal varoluş krizi olarak adlandırın, güvencesiz olanlar için ağır sonuçlar doğuracağı ve yeni bir göç dalgası yaratma potansiyelinin olduğunu söyleyebiliriz.  

Kıbrıs’ın kuzeyindeki rejimin ve dolayısı ile Kıbrıs Türk toplumunun yapısal ve işlevsel sorunlarının gündemaden düşmediği de aşikar.  Mevcut ekonomik krizin de gösterdiği gibi bir hafta gibi kısa bir sürede hayatımızın dengesinin değişebildiği, kurduğumuz hayalleri ertelemek ya da vazgeçmek zorunda kaldığımız kırılgan bir zeminde yaşamaya çalışıyoruz. Bununla beraber endişelerimizin bizi sürüklediği noktalardan özümüze dönmek için çaba harcıyoruz ve bu da yorucu oluyor.  Bir geçiş süreci yaşanmakta fakat bu sürecin tam olarak da nere gittiği konusunda ciddi endişeler de mevcut. Hepimizin aynı gemide olduğu söyleniyor ama bazılarımızın o gemi batarken binip kurtulacağı bir filikası mevcut değil.

Siyaseten temsil edilmediğini düşünmekle beraber adanın kuzeyine ait hissetmenin günden güne zorlaştığını savunanların sayısı hiç de az değil. Kendimizi bu topraklar içinde ait hissetmeye çalıştığımız, ontolojik bir süreçten geçmekteyiz. “İnsan yanmayı ve küllerinden yeniden doğmayı bilmeli,” demişti Nietzsche. Biz de devamlı surette hayal kırıklığına uğramamıza rağmen varlığımızı devam ettirmek için sürekli bir çaba içerisindeyiz. Seçimlerin, hükümetlerin yarattığı umut birkaç ay gibi kısa bir sürede tükenebilmekte. Modern demokrasinin içinde bulunduğu temsiliyet krizinden de nasibimizi almaktayız.

Belli kesimlerin ciddi bir gelecek kaygısı yaşadığı ortamda insan ilişkilerinin yanısıra mevcut boşanma oranına bakılırsa çiftlerin de arasındaki diyaloğun, karşılıklı anlayışın da zarar gördüğü gözlemlenebilmekte. Bu boşanmaların birden fazla sebebi olacağı gibi bir sebebi de kendi hayatımız üzerinden plan yapmanın zorlaştığı bir ortamda ortak bir gelecek oluşturmanın daha da karmaşık bir hal alması olabilir. Maalesef aşkın bile kapitalizme teslim olduğu sinir bozucu bir dönemde olgunlaşmaktayız. Artık sevgilimizle sahil kenarında oturmanın bile bir ücreti var. Haliyle romantizmimiz de metalaştı.

Alain Badiou’ya göre aşk ve devrimci siyaset arasında benzerlikler vardır. Badiou’ ya göre aşkta inşa edilen ‘iki’’ nin deneyimidir. Farklılıkların tartışılıp, bir kişinin bertaraf edilmediği ve iki kişinin ortak yarattığı gerçeklik üzerinden kurulmaktadır. Badiou’ ya göre işte tam da bu sebeple aşk, başka biriyle bir şeyler inşa etmenin sürekli deneyimidir. Fakat bazen, öyle bir an gelir ki ikisinden biri veya ikisi de bu ikiliği artık kaldıramadığı için, devletlerin başarısızlığa uğradığı gibi, aşk da yenik düşer. 

İşin içinden çıkamayacağımız anlaşmazlıklar ortaya çıkar. Karşımıza çıkan ilk engelde, ilk ciddi görüş ayrılığında, ilk sorunda vazgeçmek aşkın bozulmuş ve bir nevi yozlaşmış halini yansıtır. Badiou’ya göre de gerçek aşk ,dünyanın ve zamanın yarattığı engelleri kalıcı bir biçimde, kimi zaman acı çekerek alt eden aşktır. Israrla inandığı yolda ilerleyendir.

İlk sevgilinizden ya ilk ciddi ilişkinizden ayrıldığınız zamanı hatırlayın. Büyük ihtimalle ağlamış, ailenizin ruh halinizi çok belli ettiğiniz için ‘Neyin var’ ‘Birşey mi oldu ? tarzı sorularına cevap vermeyip odanıza kapanmışsınızdır. Belki bir süre tekrardan üzülmemek için karşı cinsten uzak durmuşsunuzdur. Ama buna rağmen günü geldiğinde tekrardan kırılma, üzülme ihtimaline rağmen yeni heyecanlar yaşamışsınızdır çünkü içinizdeki tutku mantığınıza üstün gelmiştir.  

Aynı şekilde siyaseten de istediğimiz gerçekleşmediğinde genelde bir süre tepkı koyarız, umutsuzluğa kapılırız. Aslında çabamızın hiçbir işe yaramadığını düşünüp köşemize çekilmek isteriz. Sonrasında ansızın bir toplumsal süreç gelir ve o umutsuzluğu bir kenara atıp tekrardan birşeyler üretmek için çaba gösterirsiniz. Yaşadığınız yere olan tutkunuz bir anda o edilgen halinizin önüne geçer.

Mesela ‘Reddediyoruz’ böyle bir süreçti. Daha önce hiçbir siyasi katılım göstermemiş bireyleri içine dahil ederken, aynı zamanda belli bir süredir elini ayağını çekmiş olanların da tekrardan mobilize olmasını sağladı. Bir süreliğine da olsa umutsuzluğun yerini heyecan aldı. Ortak bir payda, ortak bir mücadele alanı bulundu. Süreç biter bitmez ise kalıplaşmış ezberlerimize geri döndük.

Mevcut sorunların üstüne bir de TL’nin değer kaybının eklenmesi günümüz koşullarında hala tam anlamıyla hissedilmese bile önümüzdeki aylarda daha yoğun bir şekilde hissedilecek. Bu da mecburen yeni mücadele şekilleri doğuracak. Siyasi katılımın sadece oy vermekle gerçekleşmediğinin idrakı bile bu sürede bizim için kazanç olabilir. Yaşadığımız bütün olumsuzluklara rağmen aşkı aramaktan ve aynı zamanda hayata yönelik aşkımızından vazgeçmemeliyiz. Bu topraklarda varolabilmek için de geleceğe yönelik bir etki bırakabilmek için de umutsuzluğu değil, direnişi seçmemiz gerekmektedir.

Yazar

İlke Gürdal

2 Haziran 1985 te doğdu. DAÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümünde lisans, Sussex Universitesi Cağdaş Avrupa Calışmaları üzerine yüksek lisans yaptı. DAÜ Uluslararası İlişkiler Doktora yapmaktadır. GAÜ' de Öğretim Görevlisidir.