“Kıbrıs’ta kalma sebebim yaratmaktır”

Umay Yılmaz Kutay, bir tasarımcı, aynı zamanda da sanatçı. Umay kimdir ne yapar diye sorduğumuzda “En fazla düşünürüm galiba. Küçüklükten beri irdeleyen bir insanım. Elimden geldiği kadar yaratmaya çalışırım” diyor ve ekliyor, Kıbrıs’ta kalma sebebim yaratmaktır.”

Dijitalleşmeyle birlilikte, bu alana yoğun bir ilgi olduğunu ifade eden Umay, şirketlerin artık özellikle dijital medya aracılığı ile kendilerini gösterme çabası içinde olduğunu kaydetti. Kendisinin yerli markalar veya üreticilerle çalıştığını söyleyen Umay, “Yerli üreticilerle çalıştığımda ben hem onları anlarım, ortak bir paylaşım yaparız, hem de duygusal olarak da bağlanırım. Bu defa birbirimizi desteklermişiz gibi oluruz. Sıradan bir işten ziyade bir ortaklık, karşılıklı birbirimizi destekleme gibi olur” ifadelerini kullandı.

Sosyal medya insani değerleri zayıflatıyor

Sosyal medyada gördüklerimizin yanıltıcı ve aldatıcı olduğunu ifade eden Umay, her şeyin sosyal medyada olmadığını, sosyal medyada olan şeylerin de her şey olmadığını vurgulayarak, akıllı telefonların insani değerleri zayıflattığını belirtti. “Empati gibi. Empati duyma potansiyelinin gittikçe zayıfladığını düşünürüm. Karşındakine dikkat kesilmiyorsun, odaklanmıyorsun çünkü. İki saniye sonra telefona bakıyorsun. Sürekli dikkat dağınıklığı var. Bu olmadığı için insana, karşındakine verdiğin değer azalır. Bu da olmayınca insanlarla yapmak istediğin şeylerin de değeri azalır.

İşte Umay Yılmaz Kutay ile yaptığımız röportaj:

Röportaj: Hasan Yıkıcı

Kimdir, ne yapar Umay?

En fazla düşünürüm galiba. Küçüklükten beri irdeleyen bir insanım. Elimden geldiği kadar yaratmaya çalışırım. İşim, grafik-tasarım, yaratma üzerine bir iş. Ama para içim yapıldığı zaman artık o iştir. Yaratma kaygıyıyla oturup yaptığım bir şey olmaktan çıkar. Mecburiyet durumu başlar. Daha düzenli yapmak için kurumsallaşmak da zorundasın. Bir sistemin içinde olmak lazım. Ama sistemli yaşamaya da karşı bir yapım var. Hem sistemli olmak zorunda olduğum için hem de sisteme karşı olduğum için devamlı bir çatışma durumu var. 

Çatışma durumu yaratıcılığı pekiştirmiyor mu?

Kesinlikle besleyicidir. İlk başlarda, yaş olarak 20’lere geçtiğim zaman sanki bu iş zor olacakmış ve yanlış bir tercih yapmışım gibi düşünürdüm. Artık şimdi 33 oldum. 28-33 arası hep hayatı daha iyi algıladım, değer verip vermediğim şeyleri ayıklamaya başladım, bunları çizgilere, kendi rayına oturtunca o çatışmaların aslında ne kadar değerli olduğunu anladım ve hayatımı da onların üzerine kurmaya başladım.

Kıbrıs’ta kalma sebebim yaratmaktır.  İnsanlar Kıbrıs gibi yerlere geliyorlar. Burası çok elverişli bir yer aslında. Ben bu ülkenin toprağından tut da duvarından, taşından beslenen bir insanım. Biraz da nostaljik bir insanım. 

Akşam oturup da yazı yazmaya başladığımda bu ülkede nelerin varolduğunu düşünürüm. Çünkü tamamen burayla bağdaşıktır asında beslendiğim şeyler, beni ben yapan şeyler. O çelişki Kıbrıs’ın da kendisi değil mi? Bütün hayat bu çelişkiler üzerinedir aslında. Hep böyleydi aslında. Bazısı bir notadan sonra kabullendi ve artık “memur oluyorum, beli bir düzenim olacak, evlenecem, çocuk vs olacak” diye bir sisteme girecem dediler. Böyle devam etmek istediler. Ben böyle bir şey yapamadım hiç, yapamazdım da.

Yaptıklarının karşılığını alabildiğini düşünüyor musun?

Aslında hiç bir zaman tamamen karşılığını aldığımı söyleyemem. Bir sergi yaptığımda orada bir şey satamayabilirim. Oradaki ürün sonuçta kendi içimden çıkan öznel bir şey. İçinde hissettiğin, kafanda yazdığın özgün bir şeydir. Tasarım biraz daha faklıdır. Onun bir para kaşılığı var. Bir piyasası vardır. Özellikle dijital alanların bu kadar açılmasıya. Benim şu an yönettiğim markalar hep yerli üreticiler veya yerli markalardır. Büyük ticaretçilerle çalışamam. Yerli üreticilerle çalıştığımda ben hem onları anlarım, ortak bir paylaşım yaparız, hem de duygusal olarak da bağlanırım. Bu defa birbirimizi desteklermişiz gibi oluruz. Sıradan bir işten ziyade bir ortaklık, karşılıklı birbirimizi destekleme gibi olur. Son iki yıl hep böyle oldu. Bizimle çalışmaya yerel bir şeyler yapmaya çalışan, bir şeyleri korumaya çalışan, bir şeylere sahip çıkan insanlar gelmeye başladı. Bu da güzel bir şey.

Dijitalleşmeyle birlikte buraya kayan bir sektör de oluştu. Dijitalleşmenin kendisi bir sektör aslında. 

Çoğalıyorlar. Özellile kurumsallaşma algısı başlıyor. Görünür olma kaygısı artıyor. Eskiden haber yollarlardı gazete dergilerde çıkardı reklamlar. Şimdi artık farklı bir bilinç başlıyor. 

Bence kapılar açıldıktan sonra gelişen bir şey oldu bu. İnsanlar Avrupa’ya gitmeye, oradaki gelişmeleri görmeye başladılar. Buradaki sokak sanatı da öyle gelişti. Bugün surlar içinde veya Girne’ye gittiğinizde içinde çizim olmayan cafe neredeyse yok. Bir talep var. Şimdiki ekonomik durumda ne olur bilmem.

Kriz sizin çalışma alanınızı nasıl etkiledi?

Dijital mecrada facebook’a verdiğin reklam paraları döviz olduğu için sıkıntılı bir durum söz konusu. Eskiden 10 euroluk reklam çıkardık, iyi geri dönüş gelirdi. Şimdi günde 70 TL verdiğinde küçük çaplı bir işletme için çok fazla geliyor bu rakam. Bu anlamda biraz güveni kırıldı insanların. Şimdi ‘her şey sosyal medyadadır’ algısında olanlar biraz geri çekildi. 

Ama bazı kesimler de şöyle düşündü, bu sessizlik dönemini, durgunluk dönemini kendi kurumsallaşmasını geliştirmeye yönelik değerlendirdi. Kaynaklarından belli bir oran ayırarak kendilerini biraz daha iyi göstermeye çalışarak krizi avantaja dönüşüreyim algısında olanlar da var. 

Her şey sosyal medyadadır algısından bahsettin. Her şey sosyal medyada mı?

Hayır değil.

Sosyal medyada olan şeyler her şey mi?

Hayır o kesinlikle hiç değil. Büyük bir risk var özellikle yeni nesil için. Avrupa’da insanlar bu kadar saplantılı şekilde telefon kullanmazlar. Çünkü başka yapmaları gereken bir sürü işleri vardır. Bir tek en fazla kullananlar, kullandığı için para kazanan blogerler. Bizim de gençlik bunları takip eder. İnanılmaz yanıltıcı ve insanların demotive edici, moral  bozan bir durum. İnsanlar bunları gördükçe, burada  gidecek bir yer, yapacak hiçbir şey olmadığını düşünmeye başlar. Çünkü blogerler dünyayı gezer. O bu işi para için yapar halbuki. Kıbrıs’a gelen çok insan biliyorum. Ve geldiklerinde “ne güzel bir yer keşke daha önce geseydim” diyorlar. 

İş anlamında da şirketler kendilerini varlık olarak sosyal medyada gösterdiklerinde sanırlarki müşteri dolacak etrafları. Öyle bir şey yok. Bilinirliğin artar. Ürün bazlı şeylerde müşteri artar. Ama onun haricinde prestij yaratımına yarar esas olarak. Sanayi tipi şeyler de çok yardımcı değildir. 

Sosyal medyanın günümüz bireyciliğine etkisi olduğunu düşünüyor musun? Kolektif hareket etme kapasitesi düştükçe bireyci yaklaşımlar güçleniyor. 

Bunun psikolojik şeyleri araştırılıyor. Benim en çok üzüldüğüm şey insani değerlerin zayıflamasıdır. Empati gibi. Empati duyma potansiyelinin gittikçe zayıfladığını düşünürüm. Karşındakine dikkat kesilmiyorsun, odaklanmıyorsun çünkü. İki saniye sonra telefona bakıyorsun. Sürekli dikkat dağınıklığı var. Bu olmadığı için insana, karşındakine verdiğin değer azalır. Bu da olmayınca insanlarla yapmak istediğin şeylerin de değeri azalır. İşimden dolayı sürekli ekran karşısındayım. Akşam dönüp telefonu kapayıp insanlarla sohbet etmek isterim sadece. Sosyal medya bize insancıl şeyleri kaybettiriyor. Bu durum iletişimciliği de  zora sokmaktadır. Bir müşterim akşam bir vakit mesaj atıp işi sorabilir mesela.  Bu senin  bütün özgürlüğünü kısıtlar. Demek ki sen 24 saat işliyorsun. Eskiden saat akşam 8:30’dan sonra ayıp olur diye kimseyi aramazdık. 

Bunun üstesinden nasıl gelebiliriz?

Yasaklar koyarak değil ama hayatımızı zenginleştirerek. Belki de hayatımız çok fakir ve tekdüze olduğu için böyle oluyor. “Zaten başka ne yapacak ki” diyorlar. Kıbrıs’ta gençlerin de en büyük sıkıntısı budur. Artık pek çok şey telefona indirgendi. Hayatlar gittikçe küçülüyor. Sosyalleşme alanları da daralıyor. İnsanlar dışarı çıkmadan da kimin nerede olduğunu sosyal medyadan da görebiliyorlar artık. 

Hayatı nasıl zenginleşire biliriz?

Eğitimden gelen bir çarpıklık var. Eğitim sisteminde size farklı alternatifler sunmuyorlar. Sanatla çok geç tanıştım ben. Kitap okumakla da öyle. Kitap okumak okulda iken mecburiyetmiş gibi gelirdi ve uzak dururdum bundan dolayı. Şimdi daha çok fikir – düşünce kitapları okumayı seviyorum. Ama ülkemizde de baktığımızda insanlar daha çok popüler kültür ve bestseller dediğimiz kitapları okuyorlar. Farklı fikirleri, farklı düşünceleri dinlemiyoruz. Kendinle zıt olan düşünceleri, fikirleri de okuyup öğrenmek lazım. Ama geçmişte bize öyle bir algı verilmediği için şu an böyle bir durumdayız. İnsanlar belli başlı şeyler yapıyor, onun dışında hiçbir farklı şey yapma arayışı yok. En baştan okumak olmalı. Zaten okumayan insan nasıl sanat yapsın. Hayatı zenginleştirmek için okumak lazım. Bizde sanat dersi verilir ama verdiği sanat değildir. Daha fazlası verilmeli. Sorgulatan ve düşündüren eğitimler verilmesi lazım. 

Bu ülkede sanat ve düşünce anlamında ciddi katkıları olan insanlar var. Zamanla bunların önemini anlamaya başladım ama anlamayanlar da var. 

İnsanların gailesi yok. Genelleme yapmak istemem ama çoğu insan gailesiz yaşıyor. Derinlik ve doluluk arayışı yok. 

Nasıl yaşamalıyız peki sence?

Cevap bulmayacağız şimdi sadece sormaya devam edeceğiz. İnsanın önce kendisine bir şeyler katmak için hevesi olması lazım. Bireysel olarak biz nasıl güzel yaşanırı çözemedik. Ben de meyhaneye gitmeyi severim ama her gün meyhaneye gitmek artık güzel bir yaşantı olmaz. En sevdiğim şeyleri, rakı içmeyi, kitap okumayı, adanın genelinde hiç görmediğim yerlere gidip gezmeyi seviyorum. ‘Burada yapacak hiçbir şey yok’ diye şikayet eden insanlar acaba yeni yerler keşfetmek için hiç yola çıktı mı? Herhangi bir köye gitti mi güneyde. Üstelik çok da kolay artık. Kafamızdaki engellerdir aslında bize güzel hayat yaşatmayan. Bunları yıkmak lazım. 

Ya gezecen, ya okuyacan,  sorgulama ihtiyacımız var. Güney’deki insanları daha rahat görürüm. Burada bir ada yaşantısı olmalı. Burası küçük bir akdeniz-ortadoğu adası olarak kalacak. Bütün bir yaz geçti, mesaiden sonra çıkıp denize gidebilin mesela. Çıkıp da denize gitmeyip eve kapanıp klimanın altında telefonda vakit geçirmiş insan çok oldu. Dağa tepeye git, bir sürü şey var aslında yapılacak. Bu sanırım artık biraz da sevmekle alakalı. 

İnsanların bu ülkeyi sevdiğini düşünmem. Sevgiyi de tam anlayamadıklarını düşünüm. İnsanların kendilerini de sevdiğini düşünmeme. Kendimden örnek verecek olursam, neleri sevdiğimi ve sevgi ayarımını bilirim. Belli sevgi çemberlerim var. Bu çemberlerin içinde ortak kümelerde olanlar da var. Mesela sevdiğim bir arkadaşm, sevdiğim bir müzik ve bir kitap yeter.

Kıbrısı sevmemiz lazım ama sevmiyoruz. İçimizde bastırılmış olan şeyleri dışarı atmış değiliz. Avrupa’da insanlara gezmek için bir sırt çantası onlara yeter. Biz Avrupa’ya gittiğimizde boş valizle gider dolu valizle geliriz. Belki de savaşın yarattığı bir travmadır. Markete giden insan üç domates ihtiyacı olmasına rağmen bir çanta domates alır. Yetinmesini bilmiyoruz. Bunun ne olduğunu anlamalıyız. Yüzleşme olmadığı sürece aydınlanma da olmayacak. 

Yalnız hissettiğin oluyor mu hiç?

Yalnız hissetmekten çok hep yanlış anlaşılmış hissettim kendimi. Hiçbir zaman yalnız hissetmedim.  Küçük bir toplum olmanın getirdiği bir şeydir bu. İlişkiler seni yalnız bırakmaz. Ama yanlış anlaşılmış hissederim. Sanatçı olarak kendimi ön plana çıkartamadığım için ne anlatmak istediğimin anlaşıldığını düşünmem. İnsanların o seviyede olmadığını düşündüğüm anlaşılmasın.. Üç senede bir sergi yapıyorsam bir gelen insan bir kez daha gelmeyebilir. Derinleşme olmadığı için de kendimi yalnız değil yanlış anlaşılmış hissederim. Yazmayı da severim. Hiçbir zaman yayınlamadım. Belki önümüzdeki sergiyi yaparken katalog basmayacam yazdıklarımı verecem. Yaşadığım hayat ile sanat üretiminde yaşadığım şey arasında uçurum, gerilim var. 

İfade etmeyen, edemeyen insanların ifade etmesidir önemli olan. Bu kriz içimize dönüp kendimizi daha da sorgulamamızı sağlayacak. Daha az dışarı çıkıp daha çok evde kaldığımızda bir noktadan sonra sanat, okumak, müzik gibi alanlara yöneleceğiz. Bunun için de önce sorgulamak lazım. Bir kaç kişinin bile hayatına dokunabilirsek eğer ne güzel. Hayatlara dokunmak çok önemli bir şey. Akdenizli ve adalı gibi yaşamak lazım. Kasmamak lazım, rahat olmak lazım. 

Umay Yılmaz Kutay’ın kişisel web sayfası:

http://umayyilmazkutay.com