Kaç Numaralı Dünya? – Halil Karapaşaoğlu

Televizyondaki biri yasaları eleştiriyordu…

Yasaların çağın gerisinde kaldığını söylüyordu…

Dünyanın hiçbir yerinde böyle yasaların olmadığına vurgu yapıyordu…

Buradaki “dünya” sözcüğünü defalarca duymuştum…

Televizyondan…

Radyodan…

Okuduğum gazetelerden…

Dijital mecralardan…

“Dünyanın hiçbir yerinde böyle yasalar yoktu”…

Bu dünya neredeydi?

Bu cümlenin içinde geçen “dünya” ile neresi referans alınmak isteniyordu?

Sözgelimi, Angola’nın yasalarından mı bahsediyordu?

Irak’ın, Tayvan’ın, Tanzanya’nın…

*                                           *                                            *

Burada kullanılan “dünya” sözcüğü ile batı ülkeleri anlatılmak isteniyordu…

Ve çağdaş olmak batılı olmak, dünyalı olmak batılı olmakla olabilirdi ancak…

Bu söylem siyasetçisinden, devrimcisine, sanatçısına kadar herkes tarafından kullanılıyordu…

Batı karşıtı muhafazakârlar bile söylemlerinde buradaki “dünya” dan bahsediyordu…

Buradaki söylemin ne kadar tehlikeli olduğunu düşünmeye başladım sonra…

Dünyayı sadece Avrupa ülkelerinden ve Amerika’dan ibaret görmenin ne kadar aşağılayıcı olduğunu…

Her gün nasıl olurda bizlerin bu aşağılanmayı kendi kendimize ürettiğimizi…

Kendimizi dünyanın içinde dahi görmüyorduk…

Dünyanın içinde olmayı hak etmiyor muyduk? 

*                                           *                                            *

“3. Dünya ülkelerinden gelen insanların yeni iş gücü olduğunu” söylüyordu başka biri…

Burada da bir dünya vardı. Adı 3. Dünya…

3. Dünya varsa, onun birincisi, ikincisi belki de dördüncüsü de vardı…

Ne kadar çok dünya varmış?

Dünya içinde dünyalar…

Bizim o önemli sorumuzu sormanın zamanı geldi…

“Ne zamandan beri?”

Dünya ne zamandan beri dünya içinde dünyalara ayrılmıştı?

Bir çizgi çekeceksin ve diyeceksin ki ben birinci dünyayım…

Sonrakileri de ikinci, üçüncü, hatta dördüncü diyerek önemsizleştireceksin…

Bir düşünün…

Avrupa’nın göbeğinde patlayan bombalardan ölen insanlarla, Orta Doğu’nun göbeğinde ölen insanları…

Birinde 100 kişi ölüyor, diğerinde milyonlar…

Birinde büyük bir trajedi olarak manşetlerde yer buluyor ölüm haberleri, diğerinde iç sayfalarda dünyadan haberler olarak geçiyor, kentlerin göbeğindeki patlamalar…

İkisi de trajedi oysa… 

Her gün manşete taşımalı belki de Orta Doğu’daki katliamı…

Ne gerek var orası dünya değil ki…

*                                           *                                            *

1952 yılında Alfred Sauvy isminde bir antropolog ve tarihçi çıkmış…

Soğuk Savaş döneminde…

Bir metin kaleme almış…

Demiş ki dünyaya bir çizgi çekiyorum…

1. Dünya, Amerika önderliğindeki kapitalist batı ülkeleri…

2. Dünya, Sovyetler Birliği ve Çin önderliğindeki sosyalist ülkeler…

3. Dünya, bu birliklerin dışında kalanlar…

2. Dünya çökünce “Gelişmekte olan Ülkeler” demişler 3. Dünyadakilere…

4. Dünya’da varmış…

Onlar da kabileler…

Gelişmek ne demek?

“Sanayileşmek” demek…

Gelişmek ne demek?

“Daha fazla açlık, daha fazla emek sömürüsü, daha fazla ekolojiyi talan etmek” demek…

Gelişmek ne demek?

“Sizden binlerce kilometre uzaktaki ülkeleri işgal etmek” demek…

“Onların doğal kaynaklarını yok etmek” demek…

Latin Amerika ve Afrika’daki kabilelerdeki insanların ölümü kimseyi üzmez…

3. Dünyadakiler dahi umursamaz… 

Onlar yaşamayı bile hak etmiyorlar…

İnsan düşünmeden edemiyor adanın kuzey coğrafyasını…

Dünya üzerinde kurulan bu hegemonyaya göre…

“Ben kaçıncı dünyada yaşıyorum?” diye sorar… 

*                                           *                                            *

Kullandığımız dil işte tam da bu yüzden önemli…

İnsan dille düşünür, dille yaşamı kurgular…

Her sözcüğün bir ağırlığı olmalı…

Belki de o yüzdendir…

Bu devlette yaşayan insanların… 

Canlarının bile değerinin, olmama sebebi…