İsrail ve Kıbrıs;  ‘mülk(i)’ bir meşrulaştırma sorunu – Tümay Tuğyan

Turistik konaklama maksatlı oda ya da ev kiralayabildiğiniz ve faaliyete başladığı 2008 yılından bu yana ulaştığı yaklaşık 35 milyar dolarlık bir mali değer hacmi ve faaliyet gösterdiği 191 ülkeyle, günümüz internet dünyasında  önemli bir hizmet platformu haline gelen ‘Airbnb’ adlı site, geçtiğimiz pazartesi günü yaptığı son derece dikkate değer bir açıklamayla, İsrail işgali altında bulunan Batı Şeria’daki tüm kiralık mülkleri, web sitesinden çıkardığını duyurdu.

Airbnb, bu kararını duyurduğu açıklamasında, ‘Uluslalarası toplumun, dünya genelindeki şirketlerin, işgal altında bulunan ve insanların yerlerinden edildiği bu topraklar üzerinden kâr etmemesi gerektiği yönündeki çağrılarına’ dikkat çekti.

The Guardian Gazetesi’nin haberine göre Airbnb’nin bu kararını selamlayan İnsan Hakları İzleme Örgütü Direktörü Arvind Ganesan, iki yıldır şirketle bu konuda yürüttükleri temasların sonuç vermesinden duyduğu memnuniyeti dile getirerek, Batı Şeria’daki taşınmazların sitede yer almasının,uluslararası hukukla ve insan hakları bağlamındaki sorumluluklarla bağdaşmadığını ifade etti. 

İsrail Yönetimi’nin karara tepkisi ise gecikmedi. Turizm Bakanı Yarin Levin kararı ‘ayrımcı’ olarak niteleyerek, şirketin İsrail’deki faaliyetlerini sınırlandırma talimatı verdi. İsrail hükümetinin ‘Airbnb’nin faaliyetlerini sınırlandırma’ bağlamında atacağı adımlar, merak konusu!

Peki İsrail’in Batı Şeria’daki ‘yerleşim’ politikaları neler?

Uluslararası toplum, bu konuda neden bu denli hassas?

Gelin hep beraber, oradaki duruma ilişkin özet bir saptama yapalım ve bu saptamayı yaparken, bize çok tanıdık gelen unsurlara rastlayacak mıyız, hep birlikte görelim…

İsrail ile komşuları Mısır, Ürdün ve Suriye  arasında 1967 yılında gerçekleşen ve tarihe ‘6 Gün Savaşı’ olarak geçen savaşta İsrail, Doğu Kudüs’ü de içine alan Batı Şeria’yı (West Bank) işgal etti.

(1 milyon Filistinli’nin yaşadığı bölge, savaş öncesinde Ürdün’ün kontrolü altındaydı ancak Ürdün,1988 yılında bölgedeki haklarından, Filistin Kurtuluş Örgütü lehine feragat ederek, FKÖ’yü, Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak tanıdı).

İşgalin hemen ardından harekete geçen Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 242 sayılı kararıyla İsrail’i, derhal işgal bölgelerinden geri çekilmeye çağırırken, 1979 yılından bu yana ise başta BM Güvenlik Konseyi, BM Genel Kurulu, ABD, AB ve Uluslararası Adalet Divanı olmak üzere uluslararası toplum, Batı Şeria’yı ‘İsrail işgali altındaki Filistin bölgesi’ olarak kabul ediyor. 

Haliyle Batı Şeria, İsrail ve Filistin arasında yıllardır sürdürülen ancak kapsamlı bir uzlaşıya henüz varılamayan müzakerelerin önemli bir parçasını oluşturuyor.

Ancak İsrail, işgali takip eden yıllarda uygulamaya koyduğu bir devlet polikasıyla, sistematik olarak bölgeye nüfus aktarıyor. Ardı ardına açılan Yahudi yerleşim merkezleri aracılığıyla aktarılan İsrailli yerleşik nüfusun sayısı bugün, 200 bini Doğu Kudüs’te olmak üzere, 600 bine yaklaşmış durumda. 

Tel Aviv Yönetimi özellikle son dönemde, Yahudi yerleşim merkezleri uygulamasına hız verdi.

Filistin topraklarındaki Yahudi yerleşim faaliyetleri konusunda çalışma yürüten ‘Şimdi Barış Hareketi’nin raporuna göre, İsrail hükümeti 2017 yılında 6 bin 500 yeni konut inşasını öngören bir projeyi onaylamış. Filistin basını ise Ekim 2018 tarihli bir haberde, 20 bin yeni konutun projelendirildiğini ifade ediyor,  İsrail yönetiminin yerleşiklerin sayısını 1 milyona çıkarmayı hedeflediği iddia ediliyor. 

Yazının başında alıntı yaptığım The Guardian imzalı makalede, basına sızan bir AB raporunun, İsrail’in bu inşaat projelerini, yeniden başlaması olası barış görüşmelerinde, siyasi bir malzeme olarak kullanmak istediğine dikkat çektiği belirtiliyor. 

Uluslararası toplumdaki genel kanı da İsrail’in, bu yerleşim yerleri aracılığıyla işgali meşrulaştırmaya çalıştığı…

Ama gelin görün ki, İsrail’in Batı Şeria’da ve Doğu Kudüs’te inşa ettiği yerleşim yerleri,  ‘hukuksuzluğun’ ceremesini de çekiyor. 

Bu bölgelerdeki taşınmaz malların değeri ile İsrail’in yasal topraklarındaki taşınmaz malların değeri arasında uçurumlar var. 

Financial Times’da Nisan 2018’de yayınlanan bir makalede, İsrail hükümetinin, bölgedeki konut fiyatlarının son on yılda %60’ın üzerinde arttığına ilişkin yayınladığı verilerin, aslında tamamen kağıt üzerinde olduğu ifade ediliyor. Çünkü Batı Şeria’daki bir villanın fiyatı, Tel Aviv’deki bir ‘ODA’nın fiyatına denk. 

Bu bölgelerde ‘cazip fiyatlar’ nedeniyle ev alanların, bir yandan üzerine bastıkları toprakların meşruluğunu sorgulayıp, geleceğe ilişkin kaygılar taşıdıkları da makalede dikkat çekilen bir diğer nokta. 

Özetle toparlamak gerekirse, diplomatik anlamda dünya sahnesinin önemli güçleri arasında bulunan İsrail dahi, dünyanın ‘işgal’ olarak kabul ettiği bir zemini meşrulaştırmayı başarabilmiş değil. 

‘Uluslararası toplum, her yeni yerleşim yeri projesinin ilanıyla beraber her türlü kınamayı gündeme getiriyor da ne oluyor, İsrail’in Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki varlığı büyüyerek sürüyor’ diyebilirsiniz.  

Sürüyor, doğru…

Fakat her türlü teşviğe rağmen İsrail, uluslararası şirketleri bu bölgelere yatırım yapmaya ikna edemiyor, en lüks villayı, sadece bir ‘oda’ fiyatına satabiliyor.

Airbnb’nin yazının girişinde aktardığım son kararı da, bölgenin meşruiyet zemininin aslında var olmadığının pratikteki önemli bir göstergesi. 

Eğer İsrail gibi bir devlet bile onca çabaya rağmen uluslararası hukuk tarafından gayrımeşru sayılan bir eylemi meşrulaştırmayı başaramıyorsa,hukuken benzerliklerin bulunduğu Kuzey Kıbrıs’taki mülkiyet politikalarının gün gele meşrulaşacağı beklentisi, biraz absürd bir beklenti değil midir?

Üstelik İsrail, Avrupa hukuk sisteminin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ve Cenevre Konvansiyonu’nun bir parçası olmadığı halde bu meşrulaştırma çabalarında başarıya ulaşamamıştır. 

Peki  Avrupa Birliği üyesi olan, bütün insan hakları uluslararası sözleşmelerinin uygulandığı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ilgili birçok kararında, 1974 öncesindeki rejimin halâ geçerli olduğunu defalarca tescil ettiği bir ülkede, aradan yüz yıl geçse de bunun başarılması mümkün müdür?

Dolayısıyla siz istediğiniz kadar yeni inşaat izni verin, istediğiniz kadar yeni yasa/tüzük çıkarıp yabancıların taşınmaz edinme izinlerini 3’e, 5’e katlayın, sonuç değişmez. 

Evet birileri bu inşaatlardan para kazanabilir ancak sahip olmadığınız toprakların üzerine diktiğiniz apartmanlar/villalar, bir barış anlaşması olmaksızın, pek bir değer etmez.  

Pek bir değer etmediği gibi, sizin varlığınızı güçlendiren meşru bir zemin de olmaz, olamaz. 

Yazar

Tümay Tuğyan

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi gazetecilik bölümünden mezun oldu. 1998-2012 yılları arasında BRT Haber Merkezi’nde görev yaptı. Muhabir olarak çalışmaya başladığı Bayrak Radyo Televizyon Kurumu’nda, TV haber editörlüğü, TV program yapımcılığı ve sunuculuğu görevlerini yürütürken, 2007-2015 yılları arasında Yenidüzen Gazetesi’nde köşe yazarlığı yaptı. Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği eski genel sekreterlerinden olup, halen serbest gazetecilik ve çevirmenlik yapıyor.